Sayfalar

16 Temmuz 2010 Cuma

Kadın Olmanın Şartları

Kadın olma gereği
Bir evliliğin başarısı, mutluluğu er­kekten çok kadının davranışlarına bağlı­dır. Erkek, evlilik hayatına genellikle kolay uyum sağlar. Zira, erkek evlilikte huzur arar. Vasat erkek tipi, evlendik­ten sonra daha çok mesleğinde, işinde ilerlemek, yükselmek ister.
Kadının daha geniş bir hayal gücü vardır. Eleştirici duyguları da çok geliş­miştir. Hayatın tek düzeliğim daha çok hisseder. Sadece ev kadını olan, dışarıda bir işi, mesleği olmayan kadının hayatı daha bir tek düzedir. Ev kadınlığı kadı­nın önünde öyle geniş ufuklar açmaz. Erkeğin bir mesleği vardır. Mesleğinde başarılı olmak, bir yere gelmek için çaba harcar. Bu da hayatını renklendirir. Ev kadını ise böyle bir imkândan yoksun­dur. Bu durumda eşinin işini kıskanma­sı da tabii sayılabilir. Zira, eşi kendisi­nin yapamadığım yapabilmektedir. Meslek sahibi kadın, bu noktada avan­tajlıdır. Mesleğinde tatmin olma imkânı olduğundan kocasından pek fazla şey beklemez. Daha az eleştirici olur. Koca­sını daha iyi anlar, daha bir sorumluluk duygusuyla davranır.
Şimdi de çalışan kadın üzerinde dura­lım. Ancak, önce kendi isteğiyle çalışan­la, ekonomik sebeplerden dolayı çalış­mak zorunda olan kadınlar arasında bir ayırım yapalım. Zira, kadın istemeye­rek, sırf aile bütçesine katkıda bulun­mak için çalışıyorsa, işi kendisi için bir avantaj bir doyum vesilesi olmaktan çı­kabilir.
Çoğu zaman, evlenmeden önce, ailesi­nin bütçesine katkıda bulunmak için ça­lışan kadın, evlendikten sonra da çalış­maya devam eder. Genellikle problem daha işin başında çözümlenmiş olmv Ka­dının da katkıda bulunması halinde aile bütçesinin genişleyeceği, ekonomik du­rumun düzeleceği ortadadır. Ancak, ka­dın işini sevmiyorsa, daha fazla gelirin kendisine getireceği avantajları bir ke­nara iterek ev kadını olmayı tercih ede çektir.
Çalışan kadınların çoğu ekonomik bir biçimde Heyecanlandırma duygusundan öğüs gerebilme kabiliyeti, hep bu” şimdiyi düşünme belki de erkeğin bütünleşmesindeki en büyük etkendir. Bir ailede eşlerin her ikisi de çalışıyorsa, günlük hayatın gereklerim de birlikte yerine getirmeleri gerekir. Bu durum­dan ötürü, ne erkek kendisini küçük gör­meli, ne de kadın görevlerimi tam olarak yerine getiremiyorum diye üzülmelidir. Bir de, varolmaktan, yaşama sevin­cinden doğan, mutluluğun getirdiği olumlu alışkanlıklar vardır. Bu olumlu ll kadın yaratır. Anne­lik içgüdüsüyle kadın farkında olmadan etrafında sıcak ve güvenli bir atmosfer yaratır.
Arada meslekî rekabetler .yoksa çalı­şan kadının kocasının isme jiüşmanlık duyması, başarısını kıskanması çok zor­dur. Aksine, çalışan kadın eşinin, işinde karşılaşabileceği zorluklan, işinin gerek­lerini daha iyi anlar. Ancak, bu durum­da, eşler için bir tehlike gizli olabilir. Bir noktadan sonra eşler birbirlerini kan ko­cadan ziyade arkadaş olarak görebilir­ler. “Biz” yerine birbirleriyle iyi anlaşan iki ayrı “ben” yaratabilirler. Bazüan bunda bir kötülük olmadığını, çiftlerin için çalıştıklarım söylerler. Bu noktadan yola fikiMigiTiHn, eşler arasında bir re­kb dlk dğbili Ak bi
ekonomik bflkimriftp özgür olma isteği­nin gfol» de olsa bir düşmanlık hissine sebep olabileceğine inanmıyoruz. An­cak, karı-koca bir büro, bir fabrika, bir acente ya da herhangi bir iş yerini birlik­te yönettikleri takdirde, aralarında gizli bir rekabet doğabilir. Bu durumda, en doğru yol, eşler arasında iş bölümü yap­maktır. Ya da daha işin başında ikisin­den birine daha fazla yetki verilmelidir.
Bugün, ideal kadın konusunda, uz­manlar arasında bile büyük fikir ayrılık­ları vardır. Günümüz İcabım, geçmiş çağların, hatta geçen yüzyılın kadınından bile çok farkhdır. Bu yüzden kadını geçmiş çağlardaki haliyle değil, bugünkü haliyle ele almak gerekir.
Kadın psikolojisi üzerine yapılan de­rin araştırmalar çok önemli bir gerçeği ortaya çıkarmıştır! Kadın, içinde bulun­duğu an için yaşamaktadır. Bu davranı­şın kökeninde de annelik duygusu yeral-maktadır. Anne için en önemli şey o andaki hayatıdır. Kadına zarar verebilecek her şeyi reddeder Gelecekte faydalı olabilecek şeyleri bile o anda onu üzecek diye istemez. Söz­gelimi, birçok anne, çocuğuna aşı, iğne yaptırırken adeta zorlanır. Erkek ise, ge­lecek için yaşamaktadır. Baba, çocuğu­nun o nndffi” halinden çok, geleceği için endişelenir. Bu yüzden de hastalıklarına annesi kadar çok önem yermez. Çocuk ancak, muhakeme edebilmeye, birtakım şeyleri kavramaya başladığı zaman onunla ilgilenmeye başlar. Çünkü ancak o zaman çocuğunu yarının büyüğü ola­rak görebilir. Kadının ani olaylara kararlı bir biçimde Heyecanlanma duygusundan göğüs gerebilme kabiliyeti vardır. Bir ailede eşlerin her ikisi de çalışıyorsa, günlük hayatın gereklerim de birlikte yerine getirmeleri gerekir. Bu durum­dan ötürü, ne erkek kendisini küçük gör­meli, ne de kadın görevlerimi tam olarak yerine getiremiyorum diye üzülmelidir. Bir de, varolmaktan, yaşama sevin­cinden doğan, mutluluğun getirdiği olumlu alışkanlıklar vardır. Bu olumluluğu kadın yaratır. Bugünü olumlu «hakanlıklar yaratamaz. Anne­lik içgüdüsüyle kadın farkında olmadan etrafında sıcak ve güvenli bir atmosfer yaratır.
Arada meslekî rekabetler .yoksa çalı­şan kadının kocasının isme jiüşmanlık duyması, başarısını kıskanması çok zor­dur. Aksine, çalışan kadın eşinin, işinde karşılaşabileceği zorluklan, işinin gerek­lerini daha iyi anlar. Ancak, bu durum­da, eşler için bir tehlike gizli olabilir. Bir noktadan sonra eşler birbirlerini kan ko­cadan ziyade arkadaş olarak görebilir­ler. “Biz” yerine birbirleriyle iyi anlaşan iki ayrı “ben” yaratabilirler.
Arkadaşlık ilişkisinin kalıcı olması pek en­der rastlanan bir durumdur. Evlilikte eşlerin yalnızca arkadaş olması yeterli değildir. Evlilikte erkek ve kadın birbir­lerini tamamlamalıdırlar. Ancak sadece arkadaşlık ilişkisiyle evlilikte gerekli bir bütünleşme sağlanamaz. Eşler, farkında bile olmadan susarlar. Bu da yüzeysel bir anlaşma gnriintirpti sağlar. Arkadaş ilişkisi ağır basar çiftler genellikle iki ayn hayat yaşarlar. Birbirlerinden ayrı çevrelere girerler, ayn arkadaşlar edinir­ler, öyle bir an gelir ki, birbirlerinden çok uzaklaşmış, adeta yabana gibi his­sederler.
Anne babanın birbirleriyle sadece iki arkadaş gibi olmasını çocuklar kayıtsız­lıkla karşılayacaklardır.
Evinde, rahat, huzurlu bir ortam yara­tamayan kadın, elinde bunu yapacak im­kânları varsa, eksik bir kadındır. Tam kadın olmak, evi ayna gibi pırıl pırıl yap­mak demek değildir. Aksine, her şeyin fazla düzenli olması da bir yerde huzur­suzluk rahatsızlık yaratabilir. Kadın, et­rafına huzur ve güven vermelidir. Koca­sı ve çocukları eve gelmiş olmaktan dolayı mutluluk duymalıdır. Bu bir yerde geleceğin temelidir. Zira, çocukluklarını rahat, güvenli ortamlarda geçiren insan­lar hayatın zorlukları karşısında müca­dele edecek gücü bulurlar. Ancak, kadın evin içinde rahat ve huzurlu bir ortam yaratırken kendi ihtiyaçlarım da unut­mamalıdır. Evde huzur, birtakım feda­kârlıklarla sağlanmamalıdır. Bizi yapar­ken “ben” tamamen yok olmamalı, bo­yunduruk altına girmemelidir. Çoğu za­man, kadın, aile bütçesine katkıda bu­lunmak düşüncesiyle bir takım fedakâr­lıklar yapar. Kendi ihtiyaçlarını ihmal eder. Birkaç yıl sonra evliliği boyunca bir köle hayatı yaşadığım düşünmeye başlar. Bunun sorumlusu olarak da kocasını görür, sa, bu durumunun tek sorumlusu kendi­sidir. Psikologlar bu konuyla ilgili ola­rak hayli ilgi çekici gözlemlerde bulun­muşlardır. Söz gelimi, kadınların kendi­lerini tamamen ev işlerine vermelerinin, kocalarına karşı besledikleri düşmanlık veya rekabet hissinden kaynaklandığım iddia etmektedirler. Sonunda kadın, bu hale gelmesinin bütün sorumluluğunu kocasına yükleyerek öfkesini haklı çı­karmaya çalışmaktadır. Gerçekten de, yıllarca her şeye boyun eğip, her türlü sıkıntıya katlanıp, bir gün yaptığı feda­karlıkları kocasının yüzüne vuran kadın hiç de az değildir. Her ev kadının bir meşgalesi, sevdiği, zevkle yaptığı bir faaliyeti olmalıdır. Boş zamanlarında kitap okuyabilir, mü­zik dinleyebilir, resim, seramik yapıp, fotoğraf çekebilir. Ya da sanat tarihi, çi­çek bakımı, örgü, nakış gibi konularla il­gilenebilir.
Ev kadının kocasının başarısına ihti­yacı vardır. Üçüncü şahısların yanında kocasının meziyetlerini övse bile, yalnız­ken, işinde girişimlerde bulunmamakla, işverenlerine veya müşterilerine kendisi­ni yeterince kanıtlayamamakla, işinde ilerleyememek vb. suçlar. Kadının bu şe­kilde davranması normaldir. Karısının bu şekilde davranması, erkek için sıkıcı olsa bile, olumlu bir davranıştır. Zira, onu başardı olmaya teşvik eder. Ancak kimi zaman, kadın daha başka sebeplerin de etkisiyle, yaşadığı hayat­tan memnun olmadığı için de böyle dav­ranabilir.
Kendi hayal kırıklıklarının sorumlusu olarak kocasını görmekte ve onun haya­tını zorlaştırmak istemektedir.
Ancak kadının tek düze kötü bir hayat yaşamasının sorumlusu her zaman er­kek değildir. Kendine uğraşlar edinme­yen, kişiliğini korumayı bilmeyen, tek görevinin evini düzenli tutmak olduğu­nu düşünen bir kadın kendisine imkân tanımadığı için kocasını suçlamakta haksızdır.
Günümüzde, kanunî olarak kadın erkek eşitliği sağlanmıştır. Kadın ve erkek ka­nunlar önünde aynı haklara sahiptir. Ka­dın da erkeğin yararlandığı eğitim im­kânlarından yararlanabilmekte, erkekle aynı kültürü alabilmektedir.
Her alanda kendisini göstermesi, ba­şarılı olabilmesi için, hemen de hiçbir ka­nunî engelyoktur .Ne var ki,uygulamada yerleşmiş inançlar, gelenek ve görenek­ler azalarak da olsa etkilerini sürdür­mektedir.
Leia Mais

Evlilik Hayatında Kriz Devreleri

Kriz devreleri
Daha önce de belirttiğimiz gibi, psiko­loglar evlilik hayatında 3 kritik dönem olduğunu söylerler. Başlangıç dönemi 5-7, 12 ve 14. yular arasındaki dönemler­dir. Bu bir Amerikan istatistiğidir. Dün­yanın her ülkesinde aynı sonuçları ver­meyebilir. Fakat, her evlilikte kritik devrelerin olduğu muhakkaktır. Yıllar boyunca biriken öfkelerin, kırgınlıkların birdenbire su yüzüne çıkarak, aşılması güç bir engel teşkil ettiği dönemlerdir bunlar. Çoğu zaman da beklenmedik an­larda patlak verirler. Öyle ki, buna herkesten çok karı-koca şaşırır. Önceleri farkında bile olmadan kendilerine gü­venlerini kaybederler. Birbirleriyle inat­laşmaya başlarlar. Eski hayal kırıklıkla­rı, eski öfkeler, unutulmuş, sanılan olay­lar tekrar ortaya çıkar. Eski ümitler yeşerir, ilk aşklar hatırların. Her iki taraf için de büyük bir sıkıntı dönemi başlar. Kimi zaman olaylar yüzünden tartışma­ya başlarlar. Tartışmalar gitgide sıklaş­maya, suçlamalar ağırlaşmaya başlar. Ve kriz bütün şiddetiyle kendini göste­rir.
Kriz, genellikle Önce eşlerden birinde başlar. Diğeri kendisine yardımcı olma­ya, huzursuzlukları düzeltmeye çalışır. Bu krizlerin güney ülkelerinde daha çok erkeklerde, kuzey ülkelerinde ise, daha çok kadınlarda olduğu gözlenmiştir.
Bu sıkıntılı dönem çoğu zaman uzun sürmez. Bir süre sonra her şey normale döner. Eşler, bunu evliliklerinde geçir­dikleri zor bir dönem olarak anarlar. Bir­birlerine daha çok bağlananlar, beraber­likleri daha bir güçlenir, sağlamlaşır.
Ancak, kimi zaman evlilik bu zor dö­nemde gerçekten zarar görür.
Bu durumda, eşlerden biri akıllılık edip bir psikologa başvurursa, iş kolay­laşır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, kimi zaman olaylar çok yavaş gelişir.
Başlangıçta gayet iyi anlaşan bir çift, yıllar sonra anlaşmazlığa düşebilir. 40 yaşına gelmiş bir insanın olaylara bakış açısı 15 sene öncesinden çok farklı ola­caktır. Geçen yıllar, yaşanılan olaylar, olumlu, olumsuz tecrübeler insanı değiş­tirebilir.
Sevinçleriyle, kederleriyle, beklentile­riyle gençlik ümitleriyle bambaşka bir kişilik doğar. Gençlik hatıraları canlan­maya başlar. Bazen öyle olur ki, insan yepyeni bir hayata başlamak ister. İşte, bu ikinci gençlik dediğimiz olaydır.
Şanslı çiftlerde bu dönem olumlu so­nuçlar verir. Eşler, o zamana kadar ara­larında anlaşmazlık sebebi olan ufak te­fek şeylere daha başka bir gözle bakma­ya başlarlar. Hatta birbirlerine yeniden aşık olabilirler. Başlangıçta anlaşama­dıkları halde, daha sonraları ortak ha­yatlarını çok mutlu bir çift olarak sürdü­renlerin sayısı oldukça fazladır. Ancak, çok genç yaşta evlenen çiftlerde bunun tam tersi görülmektedir. Genç yaşta ev­lenen çiftlerin bu kritik devrelere önce­den hazırlıklı olmaları gerekir. Evlilikle­rinde böyle bir dönemin gelebileceğim bilmeli, bunu gayet normal bir olay ola­rak kabul etmelidirler. Bu takdirde, sağduyu ağır basacak, bu kritik dönemi da­ha kolay atlatacaklardır.
Böyle bir sınavdan çıktıktan sonra çif­tin beraberliği daha sağlam temellere oturacaktır. Zira, bu kritik dönemdeki münakaşalar sırasında birçok konuya açıklık getirilecek, karşılıklı hatâlar ka­bul edilecek, yeni kararlar alınacak, bü­tün bunlarla birlikte beraberlik gelişe­cektir. Ve ikinci gençlik olumlu sonuç vermiş olacaktır.
Fakat, eşlerden yalnızca biri kritik bir dönem geçiriyorsa, diğeri kendisine an­layış göstermeli, eşine bu zor dönemi at­latmasında yardımcı olmalıdır. Durum gerçekten çok ciddiyse, geçici bir ayrılık bile tavsiye edilebilir. Zira beraberliği yürütmeye çalışmak sonuç vermeyecek, aksine probleme daha büyük boyutlar getirebilecektir.
Sebep her zaman bir üçüncü şahıs de­ğildir. Aksine çoğu zaman, kişinin ba­ğımsızlık isteğinden kaynaklanır. Özel­likle de birbirlerine çok yakın eşlerde gö­rülür.
Erkek de karışma bir süre yalnız başı­na kalıp kendisini tartma imkânı verebi­lir. Ondan sonrası kadere kalacak, kade­rin çizdiği olacaktır.
En son olarak da evlilik hayatında al­datma konusu üzerinde durmak istiyo­ruz. Bu konuda şimdiye kadar çok şey söylenmiş çeşitli fikirler ortaya atılmış­tır. Toplumumuzda, aldatma olayı ka­dın ve erkekte değişik bakış açılarında değerlendirilmektedir. Erkek, çapkınlığı küçük bir günah olarak görmeye alış­mıştır. Kadın içinse, alnına sürülebile­cek kara bir lekedir.
Sebep ne olursa olsun, aldatma hiçbir zaman çözüm değildir. Aksine daha bü­yük problemlere yolaçar.
Evlilik büyük bir macera, bir kahramanlık hikâyesi olarak görülme­melidir. Evlilikte karşılaşılan problem­ler ne küçümsenmen ne de fazla büyü-tülmemelidir. Karşılıklı saygı, sevgi, an­layış, ve güven her problemi çözebilir.
Leia Mais

Karı-Kocanın Boşanması

Boşanma
Karı-kocanın mahkeme kararıyla bir­birlerinden ayrılmaları olan boşanma, genelde arzu edilmeyen bir durumdur. Ancak ortak hayat sürekli huzursuzluk, çatışma ortamında sürmeye başlar, ta­rafların evliliklerini kurtarmak için yap­tıkları çabalar sonuç vermezse tek çö­züm boşanma olur.
Anne-babanın çocuğa gösterdikleri il­gi, sevgi, şefkat farklı özellikler taşır. Bu sebeple çocuğun annesine de, babası­na da ihtiyacı vardır. Onlarla olan ilişki­leri, çocuğun duygusal yönden olgunlaş­masına ve hayatta karşılaşacağı prob­lemlerle başa çıkmasına yardıma olur.
Boşanmalardan en çok zarar gören, et­kilenenler de, değişikliklerden pek hoş­lanmayan çocuklardır kuşkusuz. Aile hayatındaki köklü bir değişiklik, çocu­ğun gelecekten endişe etmesine, anne-babasının kendisini eskisi gibi sevmedi­ğini düşünmesine yolaçar. Bu sebeple bir evliliğe son vermeden önce tarafların çok iyi düşünmesi gerekir. Ancak yine, çocuk var diye de çoktan bitmiş bir evli­liği sürdürmeye çalışmak da doğru de­ğildir. Evlilik yürümüyorsa ve beraber­lik artık dayanılmaz bir eziyet haline gelmişse, en doğru hareket bir durum değerlendirmesi yapmak ve en iyi, doğ­ru olan kararı almaktır.
Çocuğun gelecekteki başarısı, mutlu­luğu açısından, içinde bulunduğu atmos­ferin çok büyük bir önemi vardır. Bu se­beple son derece gerilimli bir ortamda yaşamaktansa, boşanmanın getireceği problemlere katlanmak daha doğru olur.
Karı-kocanın aile düzenini yeniden kurmak için evliliği sürdürmeye karar vermeleri elbette güzeldir. Ancak bu ka­rar onları huzursuz edecekse durum değişir. Zira o takdirde çocuğu huzurlu bir ortamda büyütemeyeceklerdir ve hal böyle olunca ayrılmak herkes için en iyi çözüm olacaktır.
Bunun yanısıra çocuğun anne- ba­basının sırf kendisi için birarada kal­maya katlandıklarım bilmesi, hattâ bun­dan şüphelenmesi bile işleri daha kötü-leştirir. Çünkü çocuk, kısa bir süre sonra olaylardan kendisini sorumlu tutmaya başlayacak ve o da en az annesi-babası kadar mutsuz olacaktır.
Boşanmanın çocuk üzerinde en etkili olduğu çağı belirtmek mümkün değildir. Ancak Ule de bir ayrım yapmak istense, bunun bebeklik dönemi olduğu söylene­bilir. 2 yaşın altındaki çocuklar, özellik­le iyi bakıldıkları takdirde, ana-babalarının yokluğunu fazla hissetmez­ler. 2-4 yaş arasındaki çocuklarda, geliş­mede bir duraklama veya gerileme olabi­lir. 5-6 yaş arasındaki çocuklarsa, genel­likle olaydan kendilerini sorumlu tutar­lar ve büyük sarsıntı geçirirler. 7-8 ya-şindakiler daha çok geleceklerinden en­dişe duyarlar, kendilerine ne olacağım düşünürler. 9-10 yaş. arasındaki çocuk­lar, duygularını saklamada çok usta olurlar. Olay karşısında çok cesurmuş gibi görünürler. Ancak keyifleri çok ça­buk bozulur. Boşanmaya karşı en ciddi tepkilerse, buluğ çağındaki çocuklarda görülür.
Erkek çocukların olaya tepkisi genel­likle kızlardan farklıdır. Erkekler etraf­larına karşı kına olurlar, kız çocuklar ise ruhen sarsılırlar. Etraflarıyla ilgile­rini keserek, içlerine kapanabilirler.
Çocuk 3 yaşında da olsa, 13 yaşında da olsa söyleyecek şey aynıdır: Ona, uzun. zamandır birbirinizle anlaşamadı­ğınızı, ayrılıp arkadaş kalmanızın daha doğru olduğunu söyleyin. Ayrıca ayrılı­ğınızın ona olan duygularınızı değiştir­meyeceğini, her ikinizin de kendisini es­kisi kadar sevdiğinizi, istediğinizi anla­tın.
Eşinizle kanlı bıçaklı olsanız bile çocu­ğu kendi probleminizden uzak tutun. Ondan, aranızda hakem olmasını asla is­temeyin.
Genellikle bütün çocuklar, anne-baba-larının yeniden evlenmeleri fikrine şid­detle karşı çıkarlar. Hele bir boşanma­nın ardından gelen evlenme, çocuğun büyük tepkisine yolaçar. .
Bir başka önemli nokta da, çocukların. üvey anneye, üvey babadan daha büyük tepki göstermeleridir. Ayrıca, yeni gelen kişinin anne ve babasıyla arasına girebi­leceği ve kendi yerini alabileceğini dü­şünmek de çocuğu huzursuz edebilir.
Bütün bunlardan dolayı, çocuk baş­langıçta yeni gelene çok kötü davranabi­lir, hattâ tamamen reddedebilir. Tepki­sini aza indirmenin en iyi yolu, çocukla yalnız konuşmaktır. Sabır ve anlayış da çoğu zaman, yeni gelene duyulan düş­manlığı azaltmaya yardımcı olur. Çocu­ğunuz kabul etmeyecek diye yeniden ev­lenmekten vazgeçmeniz de, elbette doğru değildir.
Leia Mais

Aile Konusu İle İlgili Hukuk Düzenlemelerinin Evrensel Niteliği

Kadınla erkek arasında kurulan hayat ortaklığı ve genel olarak aile konusu­nun, tarihin her döneminde, her toplum­da birtakım kurallara bağlanmış oldu­ğunu belirtmiştik. Dinden, hukuktan veya törelerden kaynaklanan bu kuralla­rın etkisi tarih boyunca çeşitli toplum­larda değişik aşamalardan geç­miştir. Günümüzde de dünya yüzündeki devletlerin her birinin aile ile ilgili kural­ları az veya çok birbirinden farklıdır. Ai­lenin kuruluşu, aile fertleri arasındaki ilişkiler, ana-baba ve çocukların karşılık­lı hakları ve ödevleri gibi konulan düzen­leyen kurallar devletten devlete değişik­lik göstermektedir. Aile hukukunu fede­ral bir düzenlemeye bağlamamış federal yapılı devletlerde (mesela ABD’de) ayrıca federe devletlerin aile hukuku ile ilgili kuralları da birbirinden farklı ola­bilmektedir.
Ancak bütün bu farklar ne olursa ol­sun, dünya yüzündeki devletlerin hepsi­nin kanunlarında ve hattâ anayasaların­da aile konusuna özel bir önem verilmiş olduğu da bir gerçektir. Sosyal, siyasî ve kültürel bakımlardan birbirinden çok farklı devletlerin anayasalarına bir göz atmak, aile kurumunun öneminin evren­sel bir biçimde kabul edildiğini göster­mektedir.
1949 yılında kabul edilmiş Federal Al­manya Anayasası (madde 6) 1954 yılın­da yapılmış Çin Halk Cumhuriyeti Ana­yasası (madde 96), 1961 yılında yapılmış Venezüella Anayasası (madde 47) ve ay­nı yıl yürürlüğe giren 1961 Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (madde 35) aşağı yukarı aynı ifadeyle, aileyi koru­mayı devletin temel görevleri arasında belirtmiş olması ilginçtir. Bu anayasala­ra daha pek çok örnek eklenebilir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında yapıl­mış hemen bütün anayasalarda aile ko­nusuna ilişkin hükümler vardır. Anaya­salara bu hükümlerin girmesinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin bü­yük etkisi olmuştur, insan Hakları Ev­rensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca 10 Aralık 1948 tari­hinde kabul edilmiştir. Nihaî oylamada hiçbir devlet olumsuz oy kullanmamış, sadece 8 üye devlet çekimser kalmıştır.
Türkiye de olumlu oy kullanan devlet­lerdendir.
İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi’­nin 16. maddesi aileye, evlenmeye, eşler arasında eşitlik !ile ilgili hükümler ihtiva etmektedir. Maddenin son fıkrası, ailenin toplum yapısının temel öğesi olduğunu belirtmekte, devlete bu kurumu koruma görevini vermektedir.
“Aile, cemiyetin tabiî ve temel
unsurudur; cemiyet ve devlet
tarafından korunmak hakkım
haizdir.”
Evrensel beyannamenin 16. maddesi, evlilik çağına varan erkek ve kadının ev­lenmek ve aile kurmak hakkına sahip ol­duğunu belirtmektedir. Evlenme, aile kurma hakkına ırk, uyrukluk veya din bakımlarından hiçbir kısıtlama konul­maması gerektiği de bildiride yer alan bir ilkedir. Kişilerin, kendi iradeleri dı­şında evlenmeye zorlanmaması gerekti­ği de evrensel beyannamenin 16. madde­sinde yeralan ilkelerden biridir.
4 Kasım 1950′de imzalanan ve Türki­ye tarafından 10 Mart 1954′de onaylan­mış bulunan Avrupa İnsan Hakları Söz­leşmesi de aile kurumuna yer vermiştir. Avrupa sözleşmesi, evlenme çağına ge­len her erkek ve kadının evlenmek ve bir aile kurma hakkına sahip olduğunu be­lirtmiştir (madde 12).
1948 yılında ilân edilen İnsan Hakları ve Ödevleri Konusunda Amerikan Bildi­risi de, aile ve evlenme konulan ile ilgili hükümler getirmiştir. Bildirinin 6. mad­desi, ailenin toplumun temel öğesi oldu­ğunu belirttikten sonra herkesin bir aile kurma hakkı bulunduğunu hükme bağ­lamıştır. Aynı maddeye göre, ailenin ko­runması da bir ödevdir.
Leia Mais

15 Temmuz 2010 Perşembe

Nişanlanmanın Özellikleri

Nişanlanma, bir erkek ile bir kadının, birbirlerine karşılıklı olarak evlenmeyi vaadetmeleri ile meydana gelen bir söz­leşmedir. Bu sözleşmenin yapılması ile taraflar arasında “nişanlılık” denilen bir ilişki kurulmuş olur. Bu ilişkiye taraf olanlar da “nişanlı” olarak nitelenir.
Evlenmenin gerçekleşebilmesi için ev­lenecek kimselerin, daha önce,.mutlaka nişanlanmış olmaları gerekir. Çünkü, hemen bütün ülkelerde olduğu gibi, biz­de de, tarafların daha önce birbiriyle ev­lenme kararı vermeden, evlenme akdini yapacak yetkili kişi ya da makamın önü­ne çıkmalan mümkün değildir. Bu sebeple evlenme ilişkisinin kurulmasını sağlayan nikah akdi yapılmadan önce, taraflar, uzun veya kısa süren bir nişan­lılık ilişkisine girmiş olacaklardır. Ev­lenme akdi yapılırken, taraflar, o ana ka­dar bağlı oldukları ye taahhüdü o ana kadar getirerek, birbirleriyle evlenmek istedik­lerini açıklayacaklar ve böylece karşılık­lı “evlenme vaadi”, “evlenmeye” dönüş­müş olacaktır.
Evlenmeden önce gelen zorunlu bir aşama olan nişanlanmanın niteliği bakı­mından birtakım görüş farkları vardır. Kimileri bunu sadece bir “sözleşme” olarak kabul ederken, kimileri de “süreli bir ilişki” olarak nitelemektedirler. Bu farklı görüşleri bir noktada bağdaştır­mak ve birleştirmek imkanı vardır: Ni­şanlanma hem bir sözleşme, hem de bir hukukî bağ sağlayabilir. Bu bağ, az sürsün çok sürsün, belli bir zaman par­çasında devam eden “sürekli bir ilişki” anlamına gelir. Bu ikiliği belirtmek için, ilişkinin kurulmasını sağlayan işleme “nişanlanma”, bunun sonucu kurulan ve süren ilişkiye de “nişanlılık” denebi­lir. Bu anlatım, evliliği kuran sözleşme­ye “evlenme”, bunun* sonucunda kuru­lan ve hayat boyu devam etmesi amaç olan ilişkiye de “evlilik” denmesine pa­ralel bir anlatımdır.
Nişanlanma veya nişanlılık ilişkisi ba­kımından daha önemli sayılabilecek bir mesele, bu sözleşmenin veya ilişkinin hukukî değeri meselesidir. Bunu, kısaca şöyle koyabiliriz: Nişanlanma veya ni­şan ilişkisi, tarafları hukukî olarak bağ­layan bir sözleşme veya ilişki sayılır mı? Böyle bir problemin ortaya çıkmasının ilk sebebi, bazı kanunların bu ilişkiyi hiç düzenlememiş olmasıdır. Gerçekten, bir­çok ülkenin kanunlarında nişanlanma ve nişanlılık ilişkisine temas eden hüküm­lere rastlanmaz. Mesela Fransa bakı­mından durum böyledir. Bu gibi ülkeler­de, evlenmenin yapılmasından önce yine bir nişan ilişkisi kurulur ama, kanunda hüküm olmadığı için bu ilişkinin “huku­kî” olup olmadığı tartışma götürür. Bü duruma bakarak, nişanlanmanın kanun­larda düzenlenmediği ülkelerde, kimi hukukçularca nişanın ve nişanhhk ilişki­sinin sadece “fiilî bir ilişki” olduğu ye bunu tâbi olduğu kuralların da hukuk kuralları değil,/”ahlâk kuralları olduğu ileri sürülür. Buna karşılık, kanunda dü­zenlenmiş olmasa bile, karşılıklı evlen­me vaadi ile meydana gelen nişanlanma­nın hukukî bir bağ oluşturduğunu ileri süren ve bunun sadece ahlaka değil/bü­tün sözleşmelere uygulanması gereken kanun kurallarına da tâbi bulunduğunu söyleyen hukukçular da vardır. Bazı ül­kelerin kanunları ise bu ikinci görüşü de ortadan kaldıracak bir düzenleme geti­rirler. Mesela Şili Medenî Kanunu’nda, “evlenme vaadi taraflar arasında hiçbir hukukî borç meydana getirmeyen, şah­sın şeref ve vicdanına bırakılmış, özel bir olgudan ibarettir” şeklinde bir hü­küm yeralmaktadır.
Bizim ülkemizin de aralarında bulun­duğu birçok ülkede ise bu gibi tartışma­lara yer bırakmayan bir düzenleme biçi­mi tercih edilmiştir. Kanun yapıcı açık hükümler koymak suretiyle, nişanlan­manın hukukî yapısını belirlemiş, bu sözleşme ve ilişkiden ne gibi hukukî so­nuçlar meydana geleceğini göstermiştir. Bü çözümü benimseyen kanunların bu­lunduğu ülkelerde, ahlâkî ve manevî de­ğeri yanında, nişanlanmanın hukukî de­ğeri de olan bir kurum olduğu artık yadırganamaz. Böylece, bizim kanunumuz açısından da,, nişanlanmayı, salt bir dostluk veya aşk ilişkisi sayamayız. Me­denî Kanunumuzun nişanlanma başlığı altında getirdiği hükümler karşısında, bu ilişki “fiilî bir ilişki” değil, kapsadığı karşılıklı vaadin doğuracağı hukukî so­nuçlar dolayısıyla, “hukukî bir ilişki”dir.
Bununla birlikte hemen işaret etmek gerekir ki, hukukî yanı ne derece ağır ba­sarsa bassm, nişanlanmanın ve nişan ilişkisinin özünde, onu sıradan bir söz­leşme ilişkisinden farklı kılan öğeler var­dır. Bu sebeple, kanun yapıcılar, bir yan­dan toplumsal hayatın vazgeçilmez bir olgusu olan nişanlanmayı büsbütün “hukuk dışı” bırakamazken, öte yandan da, kapsadığı “manevî-ahlâkî” öğeleri gö-zönünde tutarak yapısına uygun bir dü­zene bağlamak zorundadırlar.
Bu düzenin en önemli “problemi, nişan ilişkisini kuran evlenme vaadine sada­kat meselesidir. Kanun yapıcı probleme yalnız “sözleşme” açısından bakarsa, öteki sıradan sözleşmelerde olduğu gibi, bu sadakati sağlayan veya zorlayan ku­rallar getirerek, problemi çözmeye çalı­şacaktır. Bu takdirde vaadine sadık kal­mayan nişanlı için zorlamalar konacak ve bu zorlamalar sadakatsiz nişanlı veya dolaylı olarak evlenmeye zorlanacaktır. Bu tür zorlamaların ise, nişan ilişkisinin özünü oluşturan mane­vî değerlere aykırı düşmesi muhtemel­dir. Temel dayanağı dostluk, sevgi ve duygusal bağlılık olması gereken nişan ilişkisinde, bu öğelerin yok olmasına karşı direnmek ve dayanmak ve bir kere vaadedilmiştir diyerek, bu ilişkiyi, bütün hayat boyu sürmesi amaç olan evlilik ilişkisine dönüştürmek niçin mec­buri sayılsın? ,
îşte, nişanlanmayı hukukî bir bağ ola­rak kabul eden kanun yapıcılar da, özel­likle evlenme zorunluğu açısından, me­selenin sıradan bir sözleşme ilişkisinden farklı biçimde ele almışlar, nişan ilişkisi­nin kapsadığı ahlakî ve manevî değerle­re ağırlık vererek, bu ilişkiye has, özel bir düzenleme biçimi getirmişlerdir. Kı­saca söylenirse, “evlenmeye zorlama­yan”, ama sebepsiz sadakatsizliğe de prim vermeyen bu düzen, bizim Medenî Kanunumuzun da benimsediği düzendir. Mededî Kanunumuzun nişanlanma konusunda karşımıza çıkan manevî ahlâkî değerlerle, hukukî değerleri nasıl bağdaştırdığını aşağıda inceleyeceğiz.
Nişanlanmanın hukukî yapısını belir­leyen düzenleme bakımından gözönünde tutulması gereken bir nokta da, bu ilişki­nin işlevsel (fonksiyonel) niteliğidir. Yu­karıda belirttiğimiz gibi, nişanlanma, iş­lemlerin mantıkî sırası gereği, evlenme­den önce gelen zorunlu bir “ön sözleş­medir”. Birbirleriyle evlenmek isteyen kişiler, uzun da olsa, kısa da olsa bu merhaleden geçeceklerdir. Nikah masa­sına birlikte oturma karan bile taraflar arasında bir nişanlılık ilişkisinin bulun­duğunu gösterecektir. Yalnız bu açıdan bakılırsa, nişanlanmanın, evlenmenin gerçekleşmesini sağlamak gibi bir fonk­siyonu olduğu söylenebilir. Ama bunun dışında da nişanlık ilişkisinin belli bir fonksiyonu kabul edilebilir. Bu fonksiyonu, kısaca, “evliliğe hazırlık” biçiminde ifade edebiliriz. Bunun anla­mı, ileride, bir hayat boyu devam edecek olan evlilik ilişkisinin kurulmasına ha­zırlanmadır. Bu hazırlık kavramının içi­ne, ev tutup, çeyiz düzmekten, düğün tö­reni için para tedarik etmeye kadar her çeşit maddî hazırlıklar girdiği gibi, evle­necek eşlerin birbirlerini tanımaları, uyumlu bir evliliğin kurulması için bir­birlerine yaklaşmaları gibi manevî ha­zırlıklar da girer. Çok eski bir kurum olan nişanlılık kurumu bakımından bu “hazırlanma” . bütün tarih bo­yunca hemen her toplumda kabul edil­miş, benimsenmiş oir fonksiyondur. Özellikle ilkel toplumlarda, evlilik önce­si ilişkilerde, bu hazırlık devresini ayrın­tılı bir biçimde düzenleyen gelenekler, töreler ve törenler vardır. Bu gelenek ve töreler, çoğunlukla birbirleriyle evlenecek kişilerin, birbirlerini deneyerek, evlenme için gereken olgunluğa ve uyuma ulaşma amacına yöneliktir. Çağdaş toplum­larda da nişanlanma bakımından, bu an­lamda, bir deneme ve hazırlık dönemin­den sözedilebilir. Törelerin ve törenlerin eski önemini kaybettiği bir gerçek ol­makla birlikte, bugün de nişanlılık ilişki­sinde, “deneme”, “alışma”, “hazırlan­ma” öğelerinin bulunduğu şüphesizdir. Bununla birlikte hemen işaret ede­lim ki, burada sözü edilen deneme ve alışma sıradan bir ilişkideki gibi, “be­ğenmezsen almam” çeşidinden bir şey değildir. Tarafların nişanlılık dönemin­deki deneme ve alışma ilişkileri, mevcut bağlılığı hotbehot bozma yetkisini” ye­ren türden bir ilişki olarak “kabul edile­mez. Pek çok ülkenin kanununda olduğu gibi, bizim kanunumuzda da, haklı bir sebebe dayanmayan nişan bozma hare­keti, böyle davranan nişanlıyı maddî yüküm altına sokabilen bir hareket sayılmaktadır.
Leia Mais

Nişanlanmanın Meydana Gelmesi

Nişanlan­ma, bir takım özellikleri olmakla birlik­te, bir sözleşmedir. Bunun, sonradan ya­pılması amaçlanan evlenme akdine nis­peti dolayısıyla bir “ön- sözleşme” ola­rak nitelendiği de görülür. Hukukî yapı­sı ister sözleşme, ister Ön sözleşme ol­sun, bu işlemin esasını, işleme taraf olan kimselerin “karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamaları” oluşturur.
Borçlar Hukuku’na özgü bu tanımda yeralan öğeleri nişanlanma açısından incelersek şunları tepit ederiz:
Taraflar, belli bir konudaki iradelerini karşılıklı olarak birbirlerine açıklaya­caklardır ve bu iradelerin muhtevası birbirine uygun düşecektir. Böylece, ta­raflar arasmda amaçlanan ilişki kurul­muş olacak, nişanlanma adım verdiği­miz sözleşme akdedilmiş ve nişanlılık durumu meydana gelmiş bulunacaktır.
Burada sözü edilen iradenin muhte­viyatı “evlenme vaadi”dir. “Nişanlan­ma evlenme vaadi ile olur” diyen Mede­nî Kanun’un 82. maddesi bunu belirt­mektedir. Ancak böyle bir “vaad” varsa ve bu iki tarafın da, birbirlerine karşı, ortak vaadleri ise nişanlanma meydana gelecektir. Şu halde muhteviyatı bakımın­dan “evlenme vaadi” olarak yorumlanamayacak beyanlar veya sözlerle nişanlan­ma gerçekleşmiş olmaz. Mesela, bir süre birlikte gezip tozma isteği veya dosthık, arkadaşlık etme eylemi nişanlılık ilişki­sinin kurulmasına yetmez. Hatta çok ilerlemiş bir gönül ilişkisinin, flörtün mutlaka bir “evlenme vaadi”ni amaçla­yacağı söylenemez.
Bununla birlikte; hemen belirtilmesi gereken nokta şudur ki, sözkomısu ev­lenme vaadinin varolduğunun kabul edilmesi için, belli sözlerin veya belli işa­retlerin bulunması da şart değildir. Çün­kü, bizim hukukumuza göre, nişanlan­ma akdi belli bir şekil şartına bağlan­mamıştır. Tarafların birbiriyle nişanlan­masını sağlayan bir törenin (nişan töre­ninin), yapılmış olması veya yüzük takıl­ması türünden olgular nişanın gerçek­leştiğini gösteren belirtilerdir. Ama, bunlar olmasa da, tarafların birbirleriyle il olduğunu kabul etmemize
gerçekleşir. Şu hale göre bir kimsenin kendi basma nişanlanma kararı vermesi için onsekiz yaşını doldurmuş olması arana­caktır. Bunun yaraşıra, onsekiz yaşını doldurmuş olan kişinin, öteki hukukî iş­lemlerde olduğu gibi, “mümeyyiz olma­sı” da gerekecektir. Bunun anlamı, nişanlanacak kişinin’ ‘makul surette hare’ ket etme” yeteneğine sahip olmasıdır. Davramş, eylem ye işlemlerinin anlamı­nı idrâk edemeyen kimse bu yeteneğe sahip değildir. Akıl hastası, akü zayıfı, bunak olanlar bu durumdadırlar. Sar­hoşlar, uyurgezerler, ipnotizma altında tutulanlar ve benzerleri de, bu hali doğu­ran sebeplerin etkisi sürdükçe, geçici olarak, mümeyyiz değildirler (gayrımü-meyyiz durumdadırlar). Demek ki; rüşte ermiş olsa bile, bir kimsenin, mümeyyiz olmaması durumunda, nişanlanma ehli yetiyokur.
Bizim kanunumuza göre bir kimsenin “mahcur” olması da nişanlanma ehliye­tini etkiler. Mahcur olma hali (kısıtlılık) mahkemenin belli sebeplere dayanarak verdiği kararla doğan bir haldir. Çoğu kere akıl veya ruh hastalıklarından ileri geleıi kısıtlılık, bazı hallerde, kısıtlanan kimsenin aklı başında da olsa gerçekle­şebilir’Mesela, bir yıldan çok özgürlüğü bağlayıcı cezaya çarptırılmış bir kimse hakkında da mahkemece “hacir kararı” verüir. İşte, bir kimse reşit ve mümeyyiz olduğu hâlde, hakkında kanunî bir sebeple kısıtlama (hacir).kararı verilmişse, kendi başına nişanlanma ehliyetinden mahrum olur.
Ehliyet yönünden yaptığımız bu açık­lamalar, bir kimsenin kendi basma ni­şanlanmaya kalkışması hali için geçerli­dir. B aşka bir deyişle, yukarıda açıkladı­ğımız ehliyet şartı gerçeUeşmemişse, bir kimse, kendi karan ve eylemiyle ni­şan ilişkisi kuramaz. Ama, kanun yapı­cı, bu ehliyetsizler kategorisine mümey­yiz olmama yüzünden değil, küçük (on­sekiz yaşından küçük) olma veya mahcur olma dolayısıyla girenler için başka bir. imkan sağlamıştır. Bunlar “kanunî mümessillerinin önayı”nı aldıkları tak­dirde nişanlanmaya ehildirler. Mesela, bir yıldan çok hapis cezasına çarptırıldığı için hacir altına alınan kimse, kanunî temsilcisi (vasisi) onaylarsa, nişanlana­bilir. Bunun gibi mesela, aklı başında sayılabilecek bir genç (nişanlanmanın anlamını idrak edebilecek aklî olgunluğa ulaşmış), onsekiz yaşını doldurmadan önce de kanunî temsilcisinin (velisinin) onayı ile nişanlanabiKr; Küçük ve mah­curların nişanlâhabilmeleri bakımından tarafların karşılıklı mektuplaşma­larından, birbirleriyle evlenme istekleri­ni açıklamış olduklarını tesbît ediyorsak, nişanlanma gerçekleşmiş demektir. Kısa­ca bir işlem olmadığını, karşılıklı ev­lenme isteğinin varlığını gösteren fak­törler varsa nişanlanmanın gerçekleş­miş olacağım söyleyebiliriz. Bu faktörlerin ne olduğu, her somut olayda, olayın özelliklerine göre tesbit edilip, değerlendi­rilecektir. Nişanlılık ilişkisinin mevcut ohıp olmadığı yolunda bir ihtilaf ortaya çıkarsa, bu ihtilafı çözecek olan yargıç, taraflarca ileri sürülen olguları bir bir in­celeyip değerlendirerek, bu konuda bir sonuca varacaktır.
Kanunda söylendiği gibi, nişanlanma­nın meydana gelmesi için, tarafların kar­şılıklı evlenme vaâdlerinin bulunması gerekmektedir. Bu karşılıklı vaadler, yukarıda da bahsettiğimiz gibi işlemin temelini oluşturan “karşılıklı irade” şartı­dır. Bu temel öge olmaksızın bir nişanlanmanın mevcudiyetinden bahsedilemez. Ama bu öge veya şart ni­şanlanma dediğimiz ilişkinin kurulması için gereken yegane öge veya şart değü? dir. Bunun dışında, geçerli bir nişan iliş­kisinin kurulması için, başka şartların da gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
İ) Ehliyet şartı en başta gelen şarttır, Bir kimsenin nisanlanabilmesi için belli bir olgunluğa erişmiş olması gere­kir. Bu olgunluk “rüşt” dediğimiz ve bütün hukukî işlemlerin yapılmasında aranan belli bir yaşla belirlenen bir ol­gunluktur. Bizim kanunumuza göre rüşt “onsekiz yaşın, tamamlanmasıyla” gerçekleşir. Şu hale göre bir kimsenin kendi basma nişanlanma kararı vermesi için onsekiz yaşını doldurmuş olması arana­caktır. Bunun yaraşıra, onsekiz yaşını doldurmuş olan kişinin, öteki hukukî iş­lemlerde olduğu gibi, “mümeyyiz olma­sı” da gerekecektir. Bunun anlamı, nişanlanacak kişinin’ ‘makul surette hare’ ket etme” yeteneğine sahip olmasıdır. Davramş, eylem ye işlemlerinin anlamı­nı idrâk edemeyen kimse bu yeteneğe sahip değildir. Akıl hastası, akü zayıfı, bunak olanlar bu durumdadırlar. Sar­hoşlar, uyurgezerler, ipnotizma altında tutulanlar ve benzerleri de, bu hali doğu­ran sebeplerin etkisi sürdükçe, geçici olarak, mümeyyiz değildirler (gayrımümeyyiz durumdadırlar). Demek ki; rüşte ermiş olsa bile, bir kimsenin, mümeyyiz olmaması durumunda, nişanlanma ehliyeti yokur.
Bizim kanunumuza göre bir kimsenin “mahcur” olması da nişanlanma ehliye­tini etkiler. Mahcur olma hali (kısıtlılık) mahkemenin belli sebeplere dayanarak verdiği kararla doğan bir haldir. Çoğu kere akıl veya ruh hastalıklarından ileri geleıi kısıtlılık, bazı hallerde, kısıtlanan kimsenin aklı başında da olsa gerçekle­şebilir’Mesela, bir yıldan çok özgürlüğü bağlayıcı cezaya çarptırılmış bir kimse hakkında da mahkemece “hacir kararı” verüir. İşte, bir kimse reşit ve mümeyyiz olduğu hâlde, hakkında kanunî bir sebeple kısıtlama (hacir).kar,arı vermişse, kendi başına nişanlanma ehliyetinden mahrum olur.
Ehliyet yönünden yaptığımız bu açık­lamalar, bir kimsenin kendi basma ni­şanlanmaya kalkışması hali için geçerli­dir. Başka bir deyişle, yukarıda açıkladı­ğımız ehliyet şartı gerçekleşmemişse, bir kimse, kendi karan ve eylemiyle ni­şan ilişkisi kuramaz. Ama, kanun yapı­cı, bu ehliyetsizler kategorisine mümey­yiz olmama yüzünden değil, küçük (on­sekiz yaşından küçük) olma veya mahcur olma dolayısıyla girenler için başka bir. imkan sağlamıştır. Bunlar “kanunî mümessillerinin önayı”nı aldıkları tak­dirde nişanlanmaya ehildirler. Mesela, bir yıldan çok hapis cezasına çarptırdığı için hacir altına alınan kimse, kanunî temsilcisi (vasisi) onaylarsa, nişanlana­bilir. Bunun gibi mesela, aklı başında sayılabilecek bir genç (nişanlanmanın anlamını idrak edebilecek aklî olgunluğa ulaşmış), onsekiz yaşını doldurmadan önce de kanunî temsilcisinin (velisinin) onayı ile nişanlanabiKr; Küçük ve mah­curların nişanlânabilmeleri bakımından sözü edilen onay, nişanın yapılmasından önce veya yapılması sırasında verilen bir izin şeklinde olabileceği gibi, küçü­ğün veya mahcurun kendi başına yaptı­ğı nişanlanmaya sonradan rıza göster­me (icazet) şeklinde de olabilir. Böyle bir onay yoksa, küçüğün veya mahcurun yaptığı nişanlanma bağlayıcı olmaz.
2) Nişanlanma iradesinin bizzat ni­şanlanan kimseye ait olması gerekir. Bir başka kişinin kararı ile nişan ilişkisi kurulamaz. Çünkü nişanlanma hakkı, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan (münhasıran şahsa bağlı haklardan)dır. Şu halde, mesela, bir kimse anasının, ba­basının veya bir dostunun istemesiyle nişanlanmış olmaz. Bu konudaki iradenin, kişinin kendi iradesi olması şart­tır. Ama bu zorunluğu, kişinin nişan­lanma iradesini bir temsilci aracılı­ğıyla iletmesi veya açıklaması hali ile karıştırmamak lazımdır. Buna engel yoktur. Mesela, bir genç, anasına veya bir arkadaşına ricada bulunarak, nişan­lamasını istediği genç kıza bu konudaki teklifinin duyurulmasını istese, annenin veya arkadaşm ilettiği bu irade ile ni­şanlanmanın gerçekleşmesi mümkündür. Kısaca söylenirse, “karar” iradesi bizzat nişanlının iradesi olmak şartıyla nişan­lanmada temsile cevaz vardır.
Temsil imkanının bulunması halini, kanuni temsilcinin (velinin, vasinin) tas­diki ile de karıştırmamak gerekir. Bu tasdik, küçüğün veya mahcurun nişan­lanma iradesine eklenen ayrı bir irade­dir. Burada temsil sözkonusu değildir.
3) Nişanlanma için açıklanacak evlen­me vaadinin iradeyi bozucu se­beplerden dolayı sakatlanmamış ol­ması da gerekir. Nişanlanan kişi, esaslı bir hataya düşerek veya hileye uğraya­rak veya korkutularak nişanlanma ira­desini açıklamişsa, bu işlem kendisini bağlamaz. Bu gibi durumlarda iradesi sakatlanan taraf, buna dayanarak nişa­nı bozduğunu belirtmişse, nişanlılık iliş­kisi baştan itibaren geçersiz olur.
Nişanlanmada muvazaa (dolaylı iş­lem) varsa, nişanlılık meydana gelme­miştir. Mesela, taraflar gerçekte nişan­lanmadıklarını bilerek, sırf dışarıya kar­şı böyle bir görüntü yaratmak amacıyla nişanlanmış gibi hareket ediyorlarsa (meselâ, bir nişan töreni yaparak, birbir­leriyle nişanlı olduklarım ilan etmişler­dir), nişanlanma gerçekleşmiş değildir. Bunun gibi, sırf şaka olsun diye (latife beyanı) taraflar birbirleriyle nişanlı ol­duklarını söylemekte iseler, bu durumda da nişanlanma meydana gelmiş sayıl­maz.
Hukuki açıdan üzerinde durulan bu şartlar rfıgııyte, tiîşbp ilifikjgjnin kurul­masını tabiî olarak engelleyen bazı se­beplere de temas etmekte yarar vardır. En başta belirtilmesi gereken engel, ni­şanlanacak kişiler arasında cinsiyet öz­deşliğidir. Aynı cinsiyetten olanlar ara­sında evlenme olamayacağı için, böyle bir evlenmenin vaad edilmesi de tabiî olarak, anlamsızdır. Bundan başka, ev­lenmeyi engelleyen derecede hısımlık hali de geçerli bir nişan ilişkisinin kurul­masını imkansız kılar. Mesela iki kardeş arasında nişanlanma imkansızdır. Evli bir kimsenin bir başka kişi ile nişan­lanması için de aynı çözüm geçerli olur. Hatta eşinden boşanmak üzere mahkemeye başvurmuş olan kimsenin, bo­şanma kararı verilip kesinleşmedikçe ge­çerli bir nişanlanma yapamayacağı kabul edilir (Bunun aksine görüş ileri sürenler varsa da, bu görüşün doğru olduğu söyle­nemez). Nihayet, mevcut bir nişanlılık iliş­kisinin bile, nişanlıları başka biriyle yeniden nişanlanmadan alakoyacağı kabul edilmelidir. Bununla birlikte bu engelin kesin bir engel olmadığı, nişanlı iken tekrar nişanlanan kimsenin bu eyle­minin ilk nişandan döndüğü anlamına geleceği ileri sürülebilir.
Nişanlanma “evlenme vaadi” ile yapılması gereken bir işlem olduğu için, ta­rafların “sadece nişanlı kalmak” üzere nişanlanmaları mümkün değildir. Buna karşılık evlenme için belli bir zaman koyarak nişanlanmaya engel olmamak gerekir. Genellikle kabul edildiği gibi, nişanlanmanın bir “şarta” bağlanması da mümkündür. Bu şart “geciktirici” bir şart olacağı gibi (mesela, bu ay yağ­mur yağarsa nişanlılığımız yürürlüğe gi­recektir), “bozucu” bir şart da (mesela, bu ay yağmur yağarsa nişan bozulacaktır) olabilir. Buna karşılık “iradî şart” adı verilen şartla nişanlanma yapıla­maz.
Leia Mais

Annenin Günlük Yaşamını Düzenlemesi

ANNENİN GÜNLÜK YAŞAMINI DÜZENLEMESİ

Genç anne evine dönmekten büyük bir mutluluk duyar; ama ilk anların mutluluk duygusu çabuk geçer; bebek, varlığını herkese duyurur. Annenin günlük yaşamını düzenleme zamanı gelmiştir:

Biberonu hazırlamak, bebeğin üstünü değiştirmek gerekmektedir; gerekmektedir ama kolay değildir; süt, istendiği kadar çabuk ısınmaz; biberonun deliği ya çok dar, ya çok geniştir; geğirmesi gereken zamanda bebek bir türlü geğirmez. Annenin sinirleri bozulmaya başlar. İlk bebeğini doğurmuş bir anne için, ilk günler genellikle moral bozucudur. Doğum ertesinin fizyolojik yorgunluğuna eklenen ev işleri, sık sık hafif bir bitkinlik dönemine yolaçar. Bebek, ziyaretçiler için temiz olması gereken ev, ihmal edilmemesi gereken koca… program oldukça yüklüdür!

Her şeyden önce, günlük yaşamı iyi düzenlemek gerekir; ama hedef, doğumevinden dönüşün ertesi günü evi tertemiz yapmak, ütüsüz çamaşır bırakmamak, lokantalardaki gibi zengin ve çeşitli sofralar hazırlamak değildir. Genç loğusa her şeyi en iyi biçimde yapmak isterken bir sonrakini geciktirir; bu da onun sinirlerini gerer, sonuçta ruhsal bir çöküntüye yuvarlanabilir. Hiç bir şeyden zevk almaz olur, kendini koyuverir. Kocanın bu durumda yardımı büyük önem taşır. Kendini bir kenara itilmiş duymak yerine karısına güç vermesi, hattâ gerektiğinde yardımdan kaçınmaması gerekir.

Günlük yaşam, çocuğun yemek saatlerine bağlı olarak 3-3,5 saatlik bölümlere göre düzenlenir. Dolayısıyle annenin günlük uğraşlarını emzirmeler arasına sığdırması gerekmektedir. Biberon saatlerini de ailenin öteki işlerine göre o ayarlayacaktır. Sözgelimi 5,30, 8,30, 11,30 uygulaması, çocuklarını okula götürmesi gereken bir anneye göre değildir.

Kadının başka çocukları varsa, soruna pek yabancı değildir, dolayısıyle çözümleri de kolaylaşır.

İlk bebeklerini doğurmuş kadınların, günlük yaşamlarını çok iyi düzenlemeleri temel koşuldur. Her gün yerine haftada 2-3 kez alışverişe çıkmak (modern buzdolapları buna olanak vermektedir) bir çözüm yolu olabilir. Temizlik, çamaşır ve giyecek bakımı da haftanın öteki günlerine bölüştürülür. Anne ve babanın sessizlik içinde yemek yemelerimi sağlamak için, bebek, yemeklerden önce ya da sonra beslenmelidir.

Çevre düzene girdikten sonra,,dinlenme zamanı gelir. Bu saatlerde annenin biraz ferahlaması gerçekten gereklidir (bebeğin sık sık uyandırması yüzünden uykusuz geçen gecesinin biraz olsun acısını çıkarması da). Çalışan annenin, akşam eve döner dönmez, son biberondan önce bebeğe banyosunu yaptırması yararlı olabilir. Bu «törene» baba da katılabilir. Gerçi bu, emzirme ya da mama saatini biraz geciktirir, ama önemli değildir; banyonun yatıştırıcı etkisi de gece başlangıcında görülmeye başlayacaktır.

Bu saydıklarımız genel kurallardır. Her bebek ve ailesi ayrı bir olay oluşturduğundan, bu konuda katı kurallar vermekten kaçınmak gerekir.
Leia Mais

Gençlik ve Moda


Gençler yetişkinlerden farklı olmak, ailelerinin yaptıkla­rını değil de onlardan daha farklı, daha önce görülmemiş şeyler yapmak isterler. Bu şekilde varlıklarını, yeni bir insan olduklarını ispat etmek isterler.
Aslında bu bir nevi yenilikçiliktir. Daha önce görülme­miş, akla gelmemiş bir şey ilk defa ortaya çıkmış olmalıdır. Böylece gençler arasında bazı şeyler moda olur.
Moda bazen giyim kuşam, ayakkabı, takı gibi çeşitli eşya­larda yenilikler, bir nevi farklılıklardan oluşmaktadır. Genç­ler büyüklerinden farklı, orijinal veya daha çok da yaş gru­buna özgü olacak şekilde giyinmek isterler.


Bazen de tavır­larda, kullanılan deyimlerde ortaya çıkar. Mesela tuhaf bir Türkçeyle konuşmak gibi…Gençlerdeki bu farklı olma isteği, gençlerle aile arasında pek çok sorun yaşanmasına neden olabilir.
Bu bazı ailelerde, “Kısa giymek, makyaj yapmak”dır; bazı ailelerde ise “saçını pembeye boyama, kulağına, dudağına, gö­beğine pearsing taktırmak, dövme yaptırmak gibi” şeylerdir.
Hatta genç için aileye zıt düşmek kural gibidir. Mesela ai­le gelenekçi ise, açık giyim ile ters düşülür; aile modern ise, garip kılıklarla ters düşülür; ama illa ki ters düşülür.

Gencin bu davranışının iki nedeni vardır; biri kimliğini, özgürlüğünü ispatlamak; diğeri, arkadaş grubuna ait olmak Bu dönemde gençler, yaşıtlarının getirdikleri yenilikleri veya farklılıkları onlar için çıkarılmış kanunlar gibi algılar­lar. Bir genç diğer gençlerin giydiklerini giymez, yaptıkları­nı yapmazsa dünya yıkılacak diye düşünür.
Ailenin yasaklamaları ve eleştirileri ile arkadaşları tara­fından hor görülme riski arasında bocalar, acı duyarlar. Bu dönemde ailelerin yasakları, “ya arkadaşların ya biz” şeklin­de bir tercih zorlaması gibi algılanır. Çoğu zaman da hangi taraf seçilirse seçilsin acı duyulur.
Aslında ergen anne babasının sağladığı güvence dolu pe­şin sevgiyi de kaybetmek istememektedir, ama bir yandan da yeni çevre edinmek, yeni tecrübelere yelken açmak da iste­mektedir.
Bu dönemin sağlıklı geçirilmesi için, çocuğun sosyalleştiği çevrenin sizin onaylayacağınıza çok zıt özellikte olmama­sı iyi olur. Bununla birlikte çocuğunuzu bilinçlendirmek ve izlemek şartıyla bazı olayları gözlemesine izin verilebilir. Böylece genç, bir çevredeki olumsuzlukları kendi tenkit ye­teneği ile reddetme deneyimi yaşayabilir…Bu dönemin bir özelliği de gençlerin hayal güçlerinin ge­nişliği ve zenginliğine bağlı olarak gerçekçilikten uzak oluşu­dur. Gençler bu dönemde çok hayal kurarlar ve kurdukları hayalleri gerçek gibi düşünürler. Gerçek olayları hayal güç­leriyle süsleyip abartmaları da çok görülür. Olumlu şeyler hayal ettikleri gibi olumsuz şeyler de hayal edebilirler; ade­ta hayal âleminde yaşarlar.
Bu nedenle artistleri, futbolcuları ve ses sanatçılarını ken­dilerine idol seçerler. İdol, bir nevi put demektir, yani ulaşılması güç, insanüstü, çok yüce, tapınma gibi duygularla bağ­lanılan…Gençler de kendilerine sunulan starlara âşık olurlar ve onlar gibi olmak için uğraşırlar. Onlar gibi davranmaya, konuşmaya, giyinmeye ve hatta saçını onlar gibi kestirme­ye başlarlar. Posterlerini odalarının duvarlarına asar, kon­serlerini ve televizyonda çıkan programlarını kaçırmamaya çalışırlar.
Yaşanan bu tarz sorunların bazıları zamanla kendiliğin­den geçebilir, bazıları ise daha ciddi boyutlara taşınabilir. Mesela genç, “ikimizde mavi gözlüyüz” yada “ikimizin de adı …harfiyle başlıyor” gibi bir nedenle kendisini bir kişiyle aşırı Özdeşleştiriyor, ona laf söyletmiyor, kendi hayatını ya­şamayı bırakmış, onun başarılarıyla avunuyorsa; bu şizofre­niye kadar gidebilen ciddi bir psikolojik vakanın habercisi olabilir.
Böyle durumlarda ergenlik dönemindeki çocuğunuzu bir psikologa gitmeye ikna etmek çok güç olabilir. Onu zorlamaksa hiçbir sonuç vermeyecektir. Ama aile gençten önce bir psikologa gidip danışmanlık alırsa doğru davranış biçi­minin nasıl olması gerektiğini öğrenir. Öneriler ebeveynler tarafından doğru ve tutarlı bir şekilde uygulandığında, herhangi bir psikologa gitmesine gerek kalmadan sorun­ların çözümü sağlanabilir.
Çoğu zaman kişinin kendine güveni arttıkça, kendi inan­cını, amacını, idealini, yolunu seçip çalıştıkça bu aşırılıklar azalır. Çocuklara starlar yerine faydalı “örnek insanlar” tanı­tıp benimsetmek de iyi bir yoldur.
Leia Mais

Hamilelik Döneminde Kanser Teşhisi


Göğüs kanserini teşhis etmek bazen kolay olmaz. Çün­kü hamilelik süresince kadının göğsünde meydana gelen değişiklikler, kanser belirtilerini gizleyebilir. Ayrıca bu sıra­da, mamogram gibi bazı standart teşhis araçları bebeğe za­rar verebileceği için kullanılmaz.
Kadının, başka zamanlarda olduğu gibi, hamilelik süre­since de göğsünün normal olduğunu bilmesi önemlidir. Nadir de olsa, hamilelikte göğüs kanseri görülebilir. Dola­yısıyla kuşku uyandıran her kitle, başka zamanlarda oldu­ğu gibi, hamilelik sırasında da araştırılmalıdır. Bebeğe za­rar vermekten kaçınmak için, gerekirse genel anestezi ye­rine lokal anesteziyle biyopsi yapılması en iyi yöntemdir.

Göğüs kanseri teşhis edildiğinde, hamile olan bir kadın için verilmesi gereken bazı zor kararlar vardır. Acilen şid­detli bir tedaviye alınması gereken kadınlann bebekleri bundan zarar görebilir. Tabii, bu kararda bebeğin kaç haf­talık olduğu kadar, kadının olaya bakışı da belirleyici ola­caktır. Kadın, bebeği koruyup tedaviyi hamileliğine uygun hale getirmeyi seçebilir. Bu durumda daha etkili bazı teda­viler, bebeğin doğumundan sonraya ertelenmiş olur.


Hastanın kanseri erken aşamada (I veya II. Aşama), hamileliği ise ilk 3 ayında ise, doktor büyük olasılıkla, lo­kal anesteziyle biyopsi yapılmasını önerecektir. Genel anestezi, bebeğe zarar verebileceği için önerilmez. Eğer mastektomi ve kemoterapi gerekirse, hamileliğin 3-6 aylık döneminde ya da son üç ayında uygulanabilir. Ancak be­beğe hamileliğin her aşamasında zararlı olan radyasyon tedavisi, doğuma kadar verilmez.

İleri aşamada kanseri olan kadınların vermesi gereken çok daha zor bir karar vardır. Böyle bir hasta, hamileliği­nin ilk üç ayı geçinceye kadar tedaviyi ertelemeyi, daha sonra bebeğe zarar verecek kadar şiddetli olmayan ama kanserin tedavisinde de pek etkili olmayan bir kemoterapiyi seçebilir. Tedaviyi bebek doğuncaya kadar tümüyle erteleyebilirse de, bu karar, hastanın hayatını da tehlikeye atabilir. Hasta hangi karan verirse versin, bu koşullarda çok büyük bir manevi desteğe ihtiyaç duyacaktır. Son ka­rar, hastaya aittir.

Tedavi bittikten sonra emzirme hakkında
Hamilelik süresince veya hemen ertesinde kendisine göğüs kanseri teşhisi konan bir kadın, kemoterapi almaya başlayınca bebeğini biberonla beslemek zorundadır çünkü aldığı ilaçlar süte geçip bebeğe zarar verebilir.

Ancak kadının kanser tedavisinden sonra bebeğini emzirip emziremeyeceği, tümörün boyutuna ve seçilen teda­viye bağlı olarak değişir. Küçük boyutlarda ve erken aşa­madaki tümörlerin, kadına emzirme için ihtiyaç duyduğu yapıları bırakması ihtimali, büyük ve ileri aşamadaki tü­mörlere göre daha fazladır. Radyoterapi, hasta göğüsteki lobüllere ve süt kanallarına kalıcı bir zarar verebilir. Yine de tedaviden etkilenmeyen göğüs sağlıklı emzirme için kullanılabilir.
Göğüs kanseri tedavisinden sonra hastalığın nüksetme tehlikeleri
Göğüs kanseri olduktan sonra hamile kalmak, kanserin yayılmasına yol açmaz. Ancak hamileliğin, kanserden ge­riye kalan mikroskobik hücreleri daha hızlı büyütüp bü­yütmeyeceği bilinmemektedir. Eğer kanser çok şiddetli idiyse, pek çok lenf düğümüne geçmiş olabilir veya bazı faktörler mikro metastaz riskinin artmasına neden olabilir. Bu riskler, kanserden sonra bebek yapıp yapmama kararı­nın içindedir.

Doğurganlık ve tedavi
Kemoterapi, erken menopoza dolayısıyla kadının do­ğurganlığını kaybetmesine yol açabilir. Hasta tedaviye başladığında menopoz dönemine ne kadar yakınsa, aldığı kimyasalların âdet döngüsünü durdurma riski o kadar faz­ladır. Ortalama menopoza girme yaşının 51 olduğunu ka­bul edersek, kullanılan ilaçlara bağlı olarak, 45 yaşındaki bir kadın için kemoterapinin hızlandırdığı menopoz riski % 80-90, 35 yaşındaki bir kadın için ise % 15-20′dir.

Kemoterapinin sonucunda hangi kadınların menopoza gireceğini öngörmek kolay değildir, ancak tedaviye başla­madan önce bu ihtimal düşünülmelidir. Karar verme aşa­masında, kemoterapinin kanserin nüksetmesini önlemede ne kadar etkili olduğunu bilmek önemlidir. Doktorun, ke­moterapinin kanserin nüksetme riskini yarıya indireceğini söylemesi oldukça inandırıcıdır. Ancak hastalığın nükset­me riski sadece % 4-5 ise, bu durum, kemoterapinin riski % 2-2,5′a indireceği anlamına gelir. Risk oranındaki fark­lılık, kemoterapinin bazı kadınlar için neye mal olacağını belirlemez.Kay, kendisine I/II. Aşama göğüs kanseri teşhisi konul­duğunda 31 yaşındaymış ve teşhisin ardından gelen mastektomi, kemoterapi ve radyoterapi süreçleriyle oldukça iyi başa çıkmış. Ancak tedavisi yüzünden bir daha hamile ka­lamayacağı düşüncesi onu çok rahatsız etmiş:

Hastalığım süresince bir defa çok fazla üzüldüğü­mü hatırlıyorum, Göğüs rekonstrüksiyonu için plas­tik cerrahla görüşmeye gitmiştim. Cerrah bana bundan sonra çocuk doğuramayacağımı söyledi. Bir süredir bu konuyu araştırıyorum; göğüs ameliya­tımı gerçekleştiren doktor, çocuğumun olabilece­ğini söyledi. Bana kalırsa doktorlar kendilerini koşul­landırıyorlar. Kemoterapinin hastayı mutlaka kısır­laştıracağını düşünmek doğru değil…*

Leia Mais

Gebe Kadının Ağız ve Diş Koruması

GEBE KADININ AĞIZ VE DİŞ KORUMASI

Ağız ve diş korumasının amacı, kişinin yaşamı boyunca, ağız içi yapılarının sürekliliğini korumak ve daha iyiye götürmektir. Herkes, doğumdan başlayarak dişlerin korunması yönünde rol oynayan belli sayıda kesin kurala uymak zorundadır.

Dölyatağı içi yaşamın daha 27. gününde, diş organını oluşturacak yapıların hazırlandığı bilinmelidir. Böylece, olanakları oranında dinlenmesi ve her türlü hastalıktan kaçınması gereken gebe kadın için, genel sağlık korumasının ne derece önemli olduğu anlaşılmaktadır. Aşırı ölçüde olmamak koşuluyla, yalın ve çeşitli beslenmesi, kalsiyum bakımından zengin, şeker bakımından yoksun olmalıdır.


BESLENME

Yeni doğmuş çocukta

Ana sütü, yeni doğmuş çocuğa en uygun besindir ve içindeki vitaminler yeterlidir. Demek ki beslenmeye her zaman ana sütüyle başlamak gerekir. Öte yandan, ana sütü emme, normal yüz-çene gelişmesini de sağlar; çünkü meme başı, kauçuk emziklerden daha serttir ve daha çok kas etkinliği gerektirir.

Çocukta

Süt, beslenmenin büyük bölümünü oluşturmalıdır. Geri kalanı, kalsiyum içeren yapraklı sebzeler, C vitamini veren meyveler ve taze sebzelerle sağlanır. Ayrıca hayvansal yağlar ve patates bol yenmelidir. Tahıllardan, D vitamini bakımından yoksul oldukları için, elden geldiğince kaçınılmalıdır.

Organizma aynı zamanda, çürüklere karşı çok önemli etkisi olan flüor gibi maddelere de gereksinir. Bu yüzden, çocuklara flüor hapları verilmesi öğütlenebilir. Son zamanlarda, içme sularının flü-orlanması konusunda uzun tartışmalar yapılmış ve Kuzey Avrupa ülkelerinde bu yöntem denenerek, çürük oranında çok belirgin bir düşüş gözlenmiştir. Çocuklarda çürük oluşmaması isteniyorsa, yemekler dışında fazla miktarda tatlı, şeker yemeleri önlenmelidir. Gerçekten dişleri bozuk çocukların hemen tümünde, çürüklerin sorumlusu tatlı maddelerdir. Aynı zamanda, çok sıcak ya da çok soğuk içeceklerden de kaçınmalıdır.

Erişkinde

Nicelik ve nitelik bakımından dengelenmiş bir besin rejimi gereklidir. Tatlılara gelince, çocuklardaki aynı önlemler alınmalıdır. Öte yandan, sert besinler öğütlenir; çünkü bunların çiğnenmesi bir kas gücü harcama gerektirir.

FIRÇALAMA

Her zaman ıslak bir fırçayla dişlerin bütün yüzleri ve dişler arasındaki aralıklar iyice fırçalanmalıdır. Dişler, kök boynu bölümünden serbest kenara doğru dikey olarak fırçalanır. İyi bir fırçalama 2-3 dakika sürmelidir. Her yemekten sonra, yani günde en aşağı 2 kez tekrarlanmalıdır. En önemlisi akşam fırçalamasıdır.

Dişlerin yüzleri üstünde diş taşları birikmesini önlemek için, ardarda, bir fırça, ipek ip ve diş çubuğu kullanılabilir. Öte yandan, hap ya da sıvı halinde hazırlanmış, diş taşını açığa çıkaran bir maddeden yararlanılabilir. Bunun için ağıza sözkonusu sıvıdan 2 damla konur ve dil dişler üstünden geçirilir. Daha sonra ağız çalkalanır ve bir ayna önünde dişler incelenir. Böylece diş taşının boyanmış olduğu görülür. Bu testin amacı, fırçalamanın etkililiği konusunda karar vermektir.

Diş fırçası

Günümüzde, biçimleri, boyları, sertlikleri, büyüklükleri, nitelikleri değişen her tür fırça bulunmaktadır. Fırçalamanın amacı, dişlerin dış, dil ve örtücü (yatay) yüzlerindeki ve dişeti oluğundaki taşları ortadan kaldırmaktır. Böylece, bir fırçalamayı elden geldiğince etkili kılan bazı ölçütler bulunabilir.

Her yere, özellikle azı dişlerinin dış yüzeylerine erişebilmesi için, fırçanın başı küçük olmalıdır.

Fırça naylon olmalıdır, çünkü uzun süre sağlam, sert kalması gerekir.

Hayvan kılından yapılan fırçaların çukurlaşma sakıncası vardır; bundan dolayı kısa sürede bakteri yuvası haline gelir.

Fırça, yumuşak olmalı ve dişeti oluğuna girebilmesi için kılları uzun olmalıdır. Kıllar bükülmeye başlayınca, fırça atılmalıdır (ortalama ömrü 2-3 aydır).

Diş macunu

Diş macunlarının yanısıra, toz ya da sıvı biçiminde temizleyiciler de vardır. Biçimi ne olursa olsun, içinde aşındırıcı madde bulunmamalıdır. O halde, ambalajı üstünde bileşimi yazılı olanlar yeğ tutulmalıdır. Öte yandan, bazı macunlar, dişler üstündeki yararlı etkisi bilinen flüor içerirler; özellikle çocuklarda bunların kullanılması yararlıdır.

İpek iplik

Diş aralarının kök sapma yakın bölümlerindeki diş plaklarını ortadan kaldırmakta yararlanılır. Bunun için, yaklaşık 50 sm uzunluğunda bir iplik alınır ve uçları 2 elin orta parmaklarına sarılır. Gerilen iplik, dişler arasına geçirilir. Parmaklar arasındaki aralık 2 sm’yi geçmemelidir. İplik yavaşça dişeti oluğuna sokulur ve her zaman diş çeperine güçlüce sürtülebilecek biçimde örtücü yüze doğru getirilir.

Diş çubuğu

Dişeti oluğundaki taşlan ya da dişler arasındaki mukoza uzantılarının büzüldüğü durumlarda dişlerarası aralıklardaki taşları ortadan kaldırmada kullanılır. Aynı zamanda, dişlerde köprüler ya da derin diş destek dokusu cepleri varsa kullanılması yararlıdır.

DENETİMLER

Dişlerde hiçbir belirti olmasa bile, yılda 2 kez, denetim için dişçiye gitmek alışkanlığı edinilmelidir. Çünkü, başlangıç halindeki bir çürüğü ortaya çıkarabilmenin tek yolu budur. Ağrı ortaya çıktığında, çok geç olmuştur. Bir çürük ne kadar erken ortaya çıkarılıp tedavi edilirse, o kadar az doku hastalanır ve dişleri yitirme olasılığı da o kadar azalır.

FLÜOR

XIX. yüzyıl sonunda ortaya çıkan çeşitli görüşler, 1942 yılında, diş çürükleriyle flüor arasındaki ilişki üstüne yapılan bir araştırmadan sonra, şu sonuca varmayı sağladı: İçme suyunda yaklaşık binde 1 oranında flüor bulunduğundan, diş çürüklerine raslanma sıklığında çok önemli bir düşüş gözlenmektedir.

Önerilen dozlarda, flüor zehirleyici değildir. Buna karşılık, bu maddenin fazlası (önerilen binde 1 oranın 1000 katı) aşağıdaki bozuklara neden olabilir:
— kemik dokusunda ve eklemlerde değişiklikler;

— ciddi süreğen flüor zehirlenmeleri (flüorozlar);

— diş bozunları (düzensiz sınırlı, sarı, mine lekeleri) .

Bununla birlikte, binde l’lik dozda flüor kesinlikle zararsızdır. Bu, suyu doğal olarak flüor bulunduran bölgelerdeki hastalık ve ölüm oranları karşılaştırılarak kanıtlanmıştır. Kalp hastalıkları, alerjiler, bellek bozuklukları, karaciğer, deri, kemikler, eklemler, v.b. üstünde hiçbir etkisi yoktur.

Üstelik, şu hastalıklarda yararlı olduğu kanıtlanmıştır:

— kemik dokusunun kireç yitimi;

— çok sayıda kemik iliği uru bulunması;

— Paget hastalığı.

FLÜORUN ETKİSİ

Flüor, dişi örten mine tabakasının eriyebilirliğini azaltmaktadır. Böylece:

— asitlere direncini artırır;

— bakteri öldürücü bir işlevi vardır-,

— diş minesi düzeyinde yoğunlukları yüksek olan kalsiyum fosfatların billurlaşmasını kolaylaştırır.

FLÜOR VERİLMESİ

Şu dönemlerde verilmesi çok yararlıdır: — dişin taç parçasının oluşması ve mirreralleşmesi döneminde (doğumdan 3-4 yıl sonra);

— dişlerin çıkımından önceki dönemde (sonraki 3-4 yıl);

— dişler çıktıktan sonraki dönemde; bu dönem de bazı düzeylerde (dişlerarası bölgede) yetersiz kalır.
Demek ki çocuklara flüor verilmesi yararlı olur.

Flüorun yerel uygulamayla diş minesi içine yayılmasının en iyi olduğu dönemin, diş minesinin tam olgunlaşmadığı dönemde, yani 30 yaştan önce olduğu unutulmamalıdır.

Flüor şu biçimlerde verilebilir:

— doğal flüorlu su;

— yapay flüorlanmış su (bu yöntemde suların flüorlanması zorunlu ölçümler gerektirir);

— flüorlanmış tuz (İsviçre’de);

— flüorlanmış un (Danimarka ve Hollanda’da);

— flüorlu ilaçlar (komprime ve tabletler, ağız gargaraları, diş macunu).

SONUÇ

Flüor verilmesi, ağız-diş bakımının düzeltilmesi ve besin rejiminin yeniden düzenlenmesiyle (daha âz şeker ve tatlı alınmasına dayanır) birlikte yürütülürse, daha iyi sonuç verir.

Kişisel düzlemde, flüorlu bir diş macunu, bütün önlemlerin başında gelir.

Leia Mais

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Döl Yatağı Boynu Kanseri

Meme kanserinin yanısıra, dölyatağı boynu kanseri, kadınlarda en sık raslanan kanserlerden biridir. Teşhisin erken konabildiği hastalarda, tedavi edilme olasılığı yüksektir (erken dönemde teşhis konulan hastaların yüzde 80-85′inde iyileştirilmiştir) .

Tedavinin, öteki kanserlerden daha kolay olmasının nedeni, bunun dışa vurmuş bir kanser olması ve karmaşık muayenelere başvurulmadan erken dönemde teşhis edilebilmesidir. Ayrıca, özel kanser araştırma yöntemlerinden dölyatağı boynuna bakma muayenesi ve dölyolu salgısından alman örneğin mikroskopta incelenmesi, sözkonusu kanserlerin en erken dönemlerde teşhis edilmesini sağlamaktadır.

Dölyatağı boynuna bakma muayenesi: Dölyatağından alınan salgı örneğinde yapılan hücre incelemesinde kuşkulu belirtiler görülen 40 yaşlarındaki bir kadına dölyatağı boynuna bakma muayenesi yapılmış ve resimde görüldüğü gibi, asetik asit uygulaması sonrasında beyaz bir bölge ortaya çıkarılmıştır. Bu bölge epitel içi bir kansere (yani yüzey epitelinde sınırlı, başlangıç halinde bir kanser biçimi) ilişkindir.

Nedenler

Dölyatağı boynu kanseri, her yaşta ortaya çıkabilir; ama, en sık raslandığı dönem, 35-50 yaşlardır. Bu, sistemli kanser araştırmalarının, 30 yaşından sonra, yılda bir kez yapılması gerektiğini gösterir.

Dölyatağı boynu kanserinin raslanma derecesi, doğrudan doğruya cinsel etkinlikle orantılıdır. Hastalık, çocuk doğurmuş kadınlarda daha çok gömülür. Bu nedenle, doğum yapmış kadınlarda dölyatağı boynunun çok iyi incelenmesi gerekmektedir.

Hastalığı oluşturan başlıca iki neden, süreğen dölyatağı boynu enfeksiyonları ve gelişme kusuru biçiminde (dölyatağı boynu epitelinde mikroskopik anormallikler) dölyatağı boynu bozunlarıdır. Bu tür durumlarda, hastaların sürekli olarak gözlenmesi gerekir.

Teşhis

Dölyatağı boynu kanseri, genel olarak, yassı epitel hücreli kanser (yüzde 90-95) ve bazen adenokanserdir (yüzde 5-10). Epitel içi kanser tipi, yalnızca epitel dokusunda sınırlıdır. Yayılıcı kanserde ise bozunlar, epiteli aşarak alt dokulara işlerler.

Epitel içi kanser

Hastalıkta hiç bir işlevse.l belirti görülmez. Bu nedenle, teşhis, yalnızca dölyatağı boynunun sistemli muayenesiyle konabilir.

Dölyatağı salgısında hücre incelemesi ya da biyopside alınan parçanın laboratuvarda incelenmesi, kanseri ortaya çıkarır. Spekulum muayenesinde, normal görünüşlü mukozanın örtücü epitel tabakasının yerel kalınlaşmasına bağlı olarak, dölyatağı boynu üstünde küçük bir düğüm görünümü saptanabilir. Dölyoluna bakma muayenesiyse, kırmızı ve beyaz bozunları tanımayı sağlar ve biyopsiye yön verir.

Teşhis, boyanan bölümlerde hücre incelenmesi yapıldıktan sonra, sonuçların dölyoluna bakma muayenesi ve biyopsi sonuçlarıyla karşılaştırılmasıyla kesinleşir.

Kanserin yayılıcı bir özellik taşımadığını, yalnızca, dölyatağı boynunun bütünüyle çıkarılması doğrulayabilir.

Yayılıcı kanser

Klinik belirtiler

Günümüzde, dölyatağı boynu kanserlerinin teşhisinde, eskiden olduğu gibi, yalnızca, iki belirtiye (âdet kanaması dönemi dışında kanamalar ve beyaz akıntılar) dayanılmamaktadır. Bu belirtiler, çok önemli kanıtlar olmakla birlikte, bazen geç dönemlerde ortaya .çıktıklarından, sözkonusu kanserlerin çoğu, dölyatağı boynuna ya da üreme organlarının başka bir bölümüne dikkati çeken çeşitli olgular sonucunda bulgulanmaktadır/lar: Sözgelimi, bambaşka bir nedenle (miyom, ağrı, kısırlık, doğum kontrol araçları takılması) hekime başvuran kadınlarda, dölyatağı boynundan alınan salgı örneğinde hücre incelemesi uygulanması.

Âdet kanamaları dönemi dışında kanamalar

Bütün dölyatağı boynu kanserlerinin temel belirtisidirler. Tipik durumlarda, âdet kanamaları dışındaki dönemlerde ortaya çıkan, az miktarda ve kırmızı renkte bir kan yitimi biçimindedir. Kanamayı bir tahriş başlatır (cinsel ilişki gibi). Daha az tipik durumlarda, bu kanamalar, kendiliklerinden başlarlar ve bazı hastalarda kan, koyu bir renk almıştır. Aşırı kanamalara ender raslanır.

Dölyatağı bpynunun doku kesiti. Bölgede bir kanser vardır (yassı epitel hücreli kanser).

Yukarda anlatılanlara bağlı olarak, normalin dışında herhangi bir kanama durumunda, vakit geçirmeden bir hekime başvurmak gerekir.

Beyaz akıntılar

Âdet kanamaları dönemi dışında kanamalarla birlikte olduğunda, kanser bulunduğunun kesin kanıtıdır. İltihaba karşı bir tedavi uygulandıktan sonra, sistemli boyama yöntemleriyle kanser teşhisi doğrulanır.

Klinik muayene

Dölyatağı boynu kanserlerinin teşhisinde uygulanan başlıca yöntem, spekulum muayenesidir. Hastaların yüzde 88′inde, bir bozunu (tomurcuklanma; kenarları düzensiz, kanamalı yaralaşma) ortaya çıkarır. Bundan sonra, biyopsiye başvurulur.

Bozunlar kesin değil, yalnızca kuşkuluysa, alınan salgıda hücre incelemesi ve biyopsiyle iyice gözden geçirilmelidir. Ayrıca, kanser araştırması için özel yöntemler uygulanabilir.

Dölyolundan parmakla muayenede şunlar bulunabilir :

— dölyatağı boynunda düğümcüklü bir alan;

— yaralaşma;

— sertleşmiş bir taban;

— narin ve kolayca kanayan bir tomurcuklanma,

— anormal bir sertlik.

Muayene sonrasında, hekimin parmağı kana bulanmış olarak çıkar. Kanserin çevreye yayılma durumunu anlamak için, mutlaka göden barsağının parmakla muayenesi de uygulanmalıdır.

Tamamlayıcı muayeneler

Salgıda hücre incelemesi

Dölyolu, dölyatağı boynu ve dölyatağı boynu içinden alman salgı örneklerinde, hücre incelemesiyle teşhis doğrulanır.

Dölyatağı boynuna bakma muayenesi

En küçük kuşkuda bile uygulanmalıdır; çünkü, iyicil görünümleri ayırdetmeyi sağlayarak, yalnızca, kuşkulu görünümleri (beyaz bölgeler, kırmızı bölgeler, mozaik görünümü) saptar. Ayrıca, biyopsiye yön verir.

Biyopsi

Biyopsi, kesin teşhisin tek aracıdır. Schiller testiyle (lugol ile boyanan dölyatağı boynunun üstünde, kanserli bölüm iyodu almaz. Normal yassı epitel ise, ceviz rengine boyanır) ya da dölyatağı boynuna bakma muayenesinde saptanan bölgeden, bir doku parçası alınmasına dayanır.

Döl Yatağı Boynu Kanserinin Klinik Biçimleri

Yerleşime göre biçimler

Dölyatağı boynu kanalının kanserleri, aynı belirtileri gösterir. Yalnızca, kanal içinden alınan salgı örneğinde hücre incelemesi ve dölyatağı boynu mukozasından kazımayla alınan parçaların laboratuvarda incelenmesi teşhisi sağlar. Bu muayeneler, kanser kuşkusunu doğrulayan kanıtlar verirse, kanserin dölyatağı boynu, dölyatağı içi yayılmasını araştırmak için bir dölyatağı filmi çekilir.

İlerlemiş biçimler

Çok sayıda belirtiler gösterirler.

Dölyatağı boynu kanseri. Bütün dölyatağını kaplayan bir tomurcuk görülmektedir. Olay çıplak gözle, yalın bir enfeksiyon izlenimi verir.

— düzensiz, fazla miktarda, âdet kanaması dönemi dışı kanamalar;

— beyaz akıntılar;

— alt üyelerde ödemlerin yolaçtığı ağrılar;

— sidik çıkarma ve sindirim sistemi bozuklukları.

Yalın bir klinik muayene, teşhisi koymayı sağlar. Biyopsiyle alınan parçanın laboratuvarda incelenmesi, teşhisi doğrular.

Evrim

Tedavi edilmeyen kanser, hem bölgede, hem de uzak organlarda evrimini sürdürür.

Yerel olarak, komşu organlara dölyatağı gövdesi; göden barsağı, dölyolu bölmesi; göden barsağı) yayılır; sidik çıkarma bozukluklarına (sıkıştırma ya da sidik yollarına yayılma) ve sinirsel ihtilatlara yolaçar.

Uzak bölgelerdeyse lenf düğümlerine, karaciğere, kemiklere yayılır.

Ayırıcı Teşhis

Çıplak gözle yapılan teşhisin güçlüğü, kesin teşhisi koymak için biyopsi yapmak gerekliliğini ortaya koyar.

Bazı bozunlar, çeşitli dölyatağı boynu gelişme kusurlarıyla karıştırılabilir. Dölyatağı boynu içine bakma muayenesi, çoğunlukla kesin teşhisi sağlar.

Tomurcuklu bozunların bir bölümüyse, dölyatağı boynu polipleriyle karıştırılabilir.

Tedavi

Epitel içi kanser

Epitel içi kanser, mikroskop altında kanser yapısı göstermesine karşılık, hiç bir zaman, kanserin ilerleyici gücünü taşımaz: Bir kez çıkarıldı mı, asla tekrarlamaz. Tek sorun, kesinlikle, epitel içi olma özelliğinin saptanmasmdadır. Bunun için, dölyatağı boynunun çıkarıldıktan sonra, mikroskop altında bütünüyle incelenmesi gerekir. Teşhis doğruysa, tedavi burada kesilir; yayılıcı bir kanserin sözkonusu olduğu anlaşılırsa, uygun tedaviye geçilir.

Görüldüğü gibi, elden geldiğince, erken teşhis koyabilmek için, mutlaka sistemli kanser araştırmaları uygulanmalıdır.

Yayılıcı dölyatağı boynu kanseri

Bu kanserler, ışınlamayla ya da ışınlama ve cerrahinin birlikte uygulanmasıyla tedaviye çalışılır. Ama, cerrahi girişimin uygulanabilmesi, yalnızca urun yapısına değil, hastanın genel durumuna da bağlıdır. Bu nedenle, ameliyatın yolaçabileceği bütün tehlikeler ortadan kaldırıldıktan sonra, cerrahi girişimlere başvurulabilir.

Bilanço

Tedavi yöntemlerinin seçiminde, şu durumlar gözönüne alınır.

Yayılma

Klinik muayeneyle, yerel yayılmalar saptanır. Bölgesel yayılma tamamlayıcı muayenelerle belirlenir. Bunların başlıcaları şunlardır:

— hastalığın klinik evresi ne olursa olsun, mutlaka uygulanması gereken damar içine karşıt madde verilerek sidik yolları filmi çekme: Çünkü, kanserin bölgesel yayılması durumunda, ilk etkilenecek organ sidik yoludur,

— özellikle dölyatağı boynu kanalı kanserlerinde dölyatağı filmi çekme;

— hastalığın sidik torbasına yayıldığı hastalarda, sidik torbası içine bakma muayenesi;

— lenf yolları filmi, leğen ve bel aort lenf düğümlerindeki kanser yayılmasını ortaya çıkarır; ayrıca, girişimden sonra, bu organların kesin olarak temizlenip temizlenmediklerini gösterir.

Genel durum

Tedavi yönteminin seçimini etkileyen başlıca etmendir. Genel bir bilanço (kalp damar, dolaşım sistemi, akciğerler, biyolojik durum) yapıldıktan sonra, sonuca göre izlenecek tedavi kararlaştırılır.

Hastanın durumu, cerrahi girişime elverişliyse, ışın tedavisi ve cerrahi tedavi birlikte uygulanır; beden ameliyatı kaldıramayacak durumdaysa, yalnızca ışın tedavisi (buna ilaç tedavisi eklenebilir) uygulanır.

Cerrahi tedavi

Yumurtalıkların çıkarılmasını ve lenf düğümlerinin temizlenmesini içeren, tam dölyatağı çıkarma ameliyatı uygulanır. Ayrıca, hastalığın ilerleme evresine göre çevre dokuları da,. az ya da çok çıkarılır.

Işın tedavisi

İki biçimde uygulanır:

— radyum tedavisi: Dölyatağı boynuna ve dölyolu çıkmazlarına radyum uygulanarak, madde bölgede 8 gün kadar bırakılır;

— leğen çeperine dıştan ışın tedavisi. Hastalığın durumuna göre, değişik sıralarla ya da birlikte uygulanan bu yöntemler, erken dönemde teşhis edilmiş kanserlerde çok iyi sonuç vermektedir.

Dölyatağı Gövdesi Kanseri

Dölyatağı boynu kanserinden daha ender raslanır. (Burada, dölyatağı gövdesi kanserleri arasında en sık görülen dölyatağı mukozası kanserini inceleyeceğiz.) Hastalık, dölyatağı boşluğundan, dölyatağı iç deliğine kadar uzanan işlevsel mukozayı (andometriyum) etkiler.

Nedenleri

Hastaların yüzde 80 kadarı, yaşdönümüne girmiş (50-65 yaşlar) kadınlardır. Hasta, ne kadar genç olursa, teşhis o kadar güçtür. Dölyatağı kanserlerine daha çok şişman kadınlarda raslanması, tedaviyi güçleştiren bir etmendir; çünkü, kansere genellikle, atardamar yüksek basıncı ve şeker hastalığı da eklenir.

Progesteron tarafından dengelenmeyen bir östrojen salgısı (çoğunlukla, yaşdönümü sırasında görülür), dölyatağı mukozasında aşırı gelişmeye yol açar. Bu durum, herhangi bir tedavi uygulanmazsa, dölyatağı mukozası kanserine yolaçabilir. Buna örnek olarak, hormon yapan yumurtalık urları gösterilebilir.

Teşhis

Klinik belirtiler

Fazla belirti yoktur. En önemli belirti, yaşdönümüne girmiş bir kadında, bir kanama görülmesidir. Bu âdet kanamasıyla ilgisiz kanama, çoğunlukla kendiliğinden başlar. Âdetten kesilmemiş hastalarda, âdet kanamalarında şiddetlenme biçiminde bir belirti verir. Ayrıca, irinli ve pembe renkte akıntı da görülebilir. Ağrıya çok ender raslanır.

Belirtilerin fazla olmaması nedeniyle, yaşdönümü öncesi dönemde, hastalığın pek farkına varılmayabilir. Çünkü, bu dönemde, işlevsel kanamalara çok sık raslanır.

Klinik muayene

Spekulum muayenesinde, çoğunlukla, dölyatağı boynunun sağlam olduğu görülür. Bu nedenle, kanseri ortaya çıkarmak için, dölyatağı salgısından örnek alınarak hücre incelemesi uygulamak gerekir. Dölyolundan parmakla muayenede de, hastaların çoğunda hiç bir şey saptanmaz. Dölyatağı normal hacminde ya da çok az küçülmüştür; çıkmazlar, esnekliklerini korurlar. Yaşlı kadınlarda, kuşku verici bir belirti olan, yumuşak ve büyümüş dölyatağına çok ender raslanır.

Tamamlayıcı muayeneler

Hücre incelemesi

Dölyolu ve dölyatağı boynundan alınan salgılarda hücre incelemesine, dölyatağı mukozasından alınan örnekte hücre incelemesini de eklemek gerekir. İlk iki inceleme, yalnızca yüzde 30 oranında pozitif sonuç verir. Oysa, mukoza örneğinde hücre incelemesiyle, hastaların yüzde 75-90′ında kesin teşhis konabilir. Ama, yanılma olasılığı da vardır (yüzde 6,1-25 hastada, yanlış olarak negatif sonuç alınabilir). Bu nedenle, negatif sonuç alınsa bile incelemeleri sürdürmek gerekir.

Dölyatağı, dölyatağı borusu filmi çekme

Yukardakini tamamlayan bir yöntemdir. Ama, enfeksiyon ya da dölyatağı yumuşaklığı gibi durumlarda uygulanmamalıdır. Görüntüler, son derece niteleyici ve değişmezdir; her filmde çevresi düzensiz, türdeş olmayan (ekmek kırıntıları gibi) boşluklar saptanır.

Biyopsi amaçlı mukoza kazıma

Alınan parçaların laboratuvarda incelenmesi, teşhisi kesin olarak doğrular.

Evrim

Bu kanser, tedavi edilmezse, ölümle sonuçlanır. Gelişmesi yavaştır; uzun süre dışa vurmayarak, dölyatağı kasının içinde gelişir.

Kanser hücrelerinin lenf düğümlerine yayılması, lenf yoluyladır. Bu yayılma, geç dönemde olur ve hastaların, ancak yüzde 15 kadarında görülür.

Tedavi

Önce, bütün kanserlerde yapıldığı gibi, tedavi öncesi bir bilanço hazırlanmalıdır (özellikle şişman, atardamar yüksek basınçlı ve şeker hastası kadınlarda).

Damar içine karşıt madde verilerek, boşaltım sistemi filmi çekme, mutlaka uygulanmalıdır. Böbrek işlevlerinin etkilenip etkilenmediğini değerlendirmeyi sağlar.

Uygulanabilecek başlıca tedaviler şunlardır:

— ışın tedavisi: Dölyatağı içi ve dölyolu içi radyum tedavisi ya da dıştan ışın tedavisi;

— cerrahi girişim: Yumurtalıkların çıkarılmasını da kapsayan tam dölyatağı çıkarma ameliyatı ve bazı hastalarda lenf düğümlerinin de temizlenmesi.Genellikle bu iki yöntem birarada uygulanır:

— ya ilk dönemde cerrahi girişimde bulunulur ve yalnızca, dölyoluna radyum tedavisi uygulanır;

— ya da önce dölyolu içi ve dölyatağı içi radyum tedavisi uygulanır, sonra cerrahi girişime başvurulur.

Hastalığın dölyatağı boynu mukozasına kadar ilerlediği hastalarda, dölyatağı boynu kanserlerinde uygulanan tedavilerden yararlanılır.

Hastanın genel durumu, cerrahi girişime izin vermiyorsa, dıştan ışm tedavisi ve ilaç tedavisine başvurulur.
Leia Mais

Döl Yolu İltihapları

Dölyatağı iltihapları, çoğunlukla, dış üreme organı ve dölyatağı boynu bozunlarma eşlik eden, dölyolu iltihabı bozunlarıdır. Genellikle, enfeksiyon asalak ya da yaşlanma kökenlidirler. Ender olarak, travma ve’viırüs bulaşması sonucunda gelişirler.

Bu iltihapların yolaçtıkları sorunlar, yaşa göre değişiklikler gösterir (küçük kız; cinsel etkinlik dönemindeki kadın; gebe kadın; yaşdönümüne girmiş kadın). Bu nedenle, dölyolu iltihapları, hastanın yaş durumuna göre sınıflandırılmışlardır.

Cinsel Etkinlik Döneminde Ortaya Çıkan Döl Yolu İltihapları

Asalak kökenli dölyolu iltihapları

Erişkin kadınlarda en sık raslanan (raslanma sıklığı giderek artmaktadır) dölyolu iltihapları, asalaklara bağlıdır.

Nedenler

Enfeksiyon etkeni, «trichomonas vaginalis» adı verilen bir asalaktır.

Bulaşma biçimi, hâlâ tartışılmaktadır. Ancak, büyük bir olasılıkla, cinsel ilişkiyle bulaşmaktadır; çünkü, hastaların yüzde 80′inin eşlerinde de asalağa raslanmıştır. Bu nedenle, tedavi, her iki eş üstünde yürütülmelidir; yoksa, tekrarlamanın önüne geçilmez.

Ama, asalağın başka bir bulaşma biçiminin de olması gerekir; çünkü, trichomonas vaginalis’e küçük kızlarda ve uzun süre cinsel ilişkide bulunmamış yaşlı kadınlarda da Taşlanmaktadır. Ama, bu bulaşma biçimi, henüz aydınlatılmamıştır.
Teşhis

Trichomonas vaginalis, 10-16 mikron boyunda, oval biçimli, kamçılı bir birhücrelidir. Çekirdeği, hücrenin bir ucuna yakın olarak yerleşmiştir; sitoplazmasından dört kamçı uzanır; asalağı, bir uçtan ötekine aşan bir de eksen vardır.

Candida albicans’ın yolaçtığı dış üreme organı iltihaplarında, dış üreme organı parlak kırmızı renkte, ödemli ve kurudur. Kaşıntı ve yanmalar çok şiddetlidir. Bu hastalığın ortaya çıkışını gebelik, doğum kontrol hapları kullanma, şeker hastalığı, sentetik çamaşırlar kullanılması kolaylaştırır. Yukarda, dış üreme organının bütünü, aşağıda ise kanlanması artmış, kırmızı mukoza görülmektedir.

Asalak canlıyken hareketli olduğundan, mikroskopta kolayca gözlenebilir. Gerçekten, sürekli hareketlerle kıpırdandığı ve kamçılarının hızla sallandığı görülür.

Klinik belirtiler

Trichomonas vaginalis, ivegen bir dölyolu iltihabına neden olur. Hasta, yeşilimsi beyaz, bol bir akıntıdan yakınarak hekime başvurur. Akıntıyla birlikte bir yanma ve cinsel ilişkiler sırasında ağrı vardır.

Dış üreme organının muayenesinde, tahriş olduğu görülür. Mukoza, kızarmış ve sulanmıştır. Bütün dölyolu, ağrılı olduğundan, spekulumun büyük bir özenle yerleştirilmesi gerekir. Spekulum muayenesi sırasında yeşilimsi, akıcı, kötü kokulu bol bir akıntı saptanır.

Tamamlayıcı muayeneler

Akıntıdan alınan örnek, vakit geçirmeden mikroskopta incelenir.

Sonra, dölyolu ve dölyatağı boynu akıntıdan temizlendiğinde, organların morumsu kırmızı bir görünüm almış oldukları görülür. Bu durum, dölyatağı boynuna bakma muayenesinde, oldukça dikkat çekicidir.

Akıntının görünümüne dayanarak konmuş olan teşhis, alman örneğin,, mikroskopta incelenmesiyle doğrulanır. Temiz bir mikroskop lamı üstüne 1-2 damla fizyolojik serum konur, 1 damla akıntı sıvısıyla karıştırılır. Mikroskopa yerleştirilen preparat içinde, parçalı ‘çekirdekliler, ve dölyolu hücreleri arasındaki asalak, kamçıları ve hareketi sayesinde kolayca ayırdedilir. Preparat ayrıca, asalak gene canlıyken, krezil mavisiyle boyanarak da incelenebilir.

Ayrıca, May Grunwald Giemsa boyama yöntemi ya da alkol eter ile tespit gibi yöntemler de vardır; ama bunlar, yukardaki yöntem kadar kesin ve hızlı sonuç vermezler.

Yakın bir dönemde, asalağın özel besi yerlerinde üretilmesi önerilmiştir; ama, bu yöntem de ancak üç gün sonra sonuç verir.

Trichomonas’m yolaçtığı dölyolu iltihabı. Dölyatağı boynu kırmızı ve hassaslaşmıştır, en küçük dokunmada kanar. Daha büyük büyütmeyle dölyatağı boynunda birbirlerinden farklı boyutlarda kırmızı noktalar seçilir. Buna «noktalı dölyolu iltihabı» adı verilir. Trichomonas’m yolaçtığı tipik bir hastalıktır.

Evrim

Trichomonasm yolaçtığı dölyolu iltihapları, yanma ve kaşıntılara neden olduklarından, çok çabuk teşhis edilirler. Hastalarda ender olarak, eski bir beyaz akıntı ve açıklanamayan bir ağrılı cinsel ilişkiyle birlikte, süreğen bir dölyatağı iltihabına raslanır. Sistemli asalak araştırması, teşhisi sağlar.

Tedavi

Tedavide, 15 gün süreyle, yerel ve genel bir tedavi uygulanır.

Çok yakın bir dönemde, asalak üstünde etkili ve kullanılması kolay bir madde bulunmuştur. Trichomonas kökenli dölyolu iltihaplarının tedavisinde çok parlak sonuçlar veren bu ilaç, 48 saat süreyle komprimeler biçiminde alınarak, asalak yokedilmektedir.

Tedavide mutlaka uyulması gerekli kural, hastanın eşinin de tedavi edilmesidir; yoksa, büyük bir olasılıkla, hastalık tekrarlar.

Mantar kökenli dölyolu iltihapları

Mantar kökenli dölyolu iltihaplarına da, oldukça sık raslanır (yüzde 15-20 oranında).

Nedenler

Çok çeşitli mantar türleri, dölyolu iltihaplarına yolaçabilirler. Bunlar arasında, Candida albicans türünün oldukça özel bir yeri vardır.

Mantar kökenli dölyolu iltihaplarının ortaya çıkışını kolaylaştıran bazı koşullar vardır:

— dölyolu pH’ının büyük ölçüde asitleşmesine yolaçan gebelik;

— şeker hastalığı;

— gebelik önleyici hapların ve bu tipte bazı hormon ilaçlarının kullanılması;

— antibiyotikler (dölyolu mikrop örtüsünü bozarak, mayaların çoğalmasını kolaylaştırırlar);

— sentetik kumaşlardan yapılmaları nedeniyle kaynatılmayan ve böylece, mantar hastalıklarının artmasına yolaçan iç çamaşırları.

Teşhis

Klinik belirtiler

En önemli belirti, kaşıntıdır: Hasta, geceleri artan, şiddetli ve ağrılı dış üreme organı dölyolu kaşıntısından yakınarak hekime başvurur. Bunun yanısıra, sarımsı renkli ve koyu kıvamlı bir akıntı bulgulanır. Teşhis, çoğunlukla, kolayca konur ve laboratuvar muayeneleriyle doğrulanır.

Tamamlayıcı muayeneler

Asalak kökenli dölyolu iltihaplarında olduğu gibi, burada da akıntıdan alınan örnek, fizyolojik serumla karıştırılarak mikroskopta incelenir. Bu muayeneyle, hücrelerin arasında miselyum lifleri ya da sporlar bulgulanabilir. Ama, her zaman mantarları doğrudan gösteremeyeceğinden, mantarın besiyerinde üretilmesine başvurmak gerekir. Alınan örnekler, Sabouraud jelozuna ya da Nickerson besiyerine ekilir ve ekimden 24-48 saat sonra, mantarın beyaz koloniler oluşturarak çoğaldığı görülür.

Tedavi

Mantar hastalıkları, çoğunlukla tekrarlayıcıdır; bazı koşullar (gebelik, doğum kontrol hapları), tekrarlamayı daha da kolaylaştırır. Tedavi, her zaman yereldir; bu amaçla kullanılan pek çok ilaç vardır.

İyi sonuç alabilmek için, tedavinin en az 20 gün sürdürülmesi gerekir. Ayrıca, kaşıntıyı azaltmak amacıyla dış üreme organına çeşitli merhemler sürmek yararlı olur. Hastalığın sürmesi ya da tekrarlaması durumunda, çeşitli ilaçlarla uzun süreli bir tedaviye girişilir.

Mikrop kökenli dölyolu iltihapları

Mikrop kökenli dölyolu iltihapları, iki gruba ayrılırlar: Yalın mikroplara bağlı olanlar; gonokoklara (belsoğukluğu etkeni) bağlı olanlar.

Yalın mikroplara bağlı dölyolu iltihapları

Bunlara.asalak kökenli ve mantar kökenli dölyolu iltihaplarından daha ender Taşlanmaktadır.

Nedenler

Kolibasiller, stafilokoklar, proteus, enterekoklar ve streptokoklar gibi, bütün irin yapıcı bakteriler, hastalığa neden olabilirler.

Dölyolu içinde, saprofit (zarar vermeksizin) bir yaşam süren bu bakteriler, uygun koşullarla karşılaştıkları zaman, hastalık yapıcı olurlar.

Bakterileri hastalık yapıcı kılan koşullar arasında şunlar sayılabilir: Geçici bir yorgunluk; yerel travma; yabancı bir cisim bulunması (gebelik önleyici diyafram takılması); dölyolu içinin tahriş edici ya da dozu iyi ayarlanmamış maddelerle sık sık yıkanması; dölyatağı boynu iltihabı.

Teşhis

Başlıca belirti, kaşıntılı ve sarımsı ya da yeşilimsi beyaz renkli bir akıntıdır. Ayrıca, dış üreme organı dölyolunda bir tahriş de olabilir.

Teşhis, akıntıdan alınan örneklerin besiyerlerine ekilmesinden sonra, incelenmesiyle doğrulanır.

Aslında, sorumlu etkenin laboratuvarda araştırılması, her zaman gerekli değildir. Ancak, kuşkulu, birbirleriyle karıştırılabilecek ya da tedavi sonrasında tekrarlayacak dölyolu iltihaplarında başvurulur.

Zaten, genellikle laboratuvar incelemelerinde karma etkenli bir dölyolu iltihabı (trichomonas, Candida ve öteki bakterilere bağlı) bulgulanmaktadır.

Tedavi

Yerel tedavide, dölyoluna konarak bütün etkenleri etkileyebilecek tabletler uygulanır. Yani ilaç, hem trichomonas’a, hem bakterilere, hem de mayalara etki edebilmektedir. En etkili tedavi yöntemidir ve sonuçta hastalığı ortadan kaldırır.

Yerel tedavi, başarılı olduğu sürece, genel tedaviye gerek duyulmaz.

Gonokoklara bağlı dölyolu iltihapları

Gonokoklarm yolaçtığı dölyolu iltihapları, önce dış üreme organında başlar, sonra dölyoluna geçerler.

2. Dünya savaşından önce çok sık raslanan bu hastalık, 1960 yıllarına doğru önemli bir azalma göstermiştir. Günümüzdeyse, frengi gibi yeniden artmaktadır. Cinsel ilişkiyle bulaşan bir hastalıktır.

Nedenler

Gonokoklara bağlı dölyolu iltihaplarına, Neisser grubu gonokoklar yolaçarlar. Bunların başlıcası Neisseria gonorrhea’dır. Bakteri, Gram boyama yöntemiyle ortaya çıkarılabilen bir diplokoktur (çift olarak gruplanmış). Dış koşullara dayanıksızdır.

Teşhis

Klinik belirtiler

Enfeksiyonun ivegen özellikli olmasına son derece ender raslanır. Genel olarak belsoğukluğu hastalığı, kadınlarda erkeklerdekinin tersine, başlangıçta gizli kalır. Bu nedenle, erkek hastalıktan yakınarak hekime başvurduğu halde, kadın, hastalığının pek farkına varmaz. Sarı yeşilimsi renkli irinli bir akıntı vardır.

Ayrıca belirtiler yanıltıcıdır ve hastalık çoğunlukla yalın bakterilere bağlı dölyolu iltihaplarıyla karıştırılır.

Tamamlayıcı muayeneler

Teşhis yalnızca, özel besiyerlerine ekim yapılarak gerçekleştirilebilir. Bakteri çok dayanıksız olduğundan, örneklerin laboratuvarda alınması gerekir. Yoksa, laboratuvara götürürken bozulabilir. Örnek, sidik borusu ve Skene bezleri düzeylerinden alınır. Ayrıca Bartholin bezleri ve dölyatağı boynu mukozasından da birkaç örnek almak. gereklidir.

Boyanarak yapılacak doğrudan bir incelemenin hiç bir değeri yoktur. Teşhisi yalnızca, zenginleştirilmiş özel besiyerinde (Peizer Steffen Le Minör besiy eri) yapılacak bir ekim sağlayabilir.

Evrim

Hastalık tedavi edilmezse ihtilatlar ortaya çıkabilir. Gonokok kökenli dölyatağı boynu iltihabı; gözler, eklemler, ve deride belirtiler.

Hastalığın öteki biçimleri

Ateşten, bel ve kasık ağrılarından yakınan hastalara (ender; çünkü hastalık genellikle bu durumdan önce saptanır) uygulanan klinik muayenede, yan çıkmazların içinde karın zarı iltihabına doğru gelişme gösteren gonokok kökenli dölyatağı boynu iltihabının oluşturduğu ağrılı kütleler bulgulanır.

Ayırıcı teşhis

Belsoğukluğu hastalığıyla ilgili özel belirtiler bulunmadığından, hastalık öteki dölyolu iltihaplarına çok benzer; bu yüzden mutlaka laboratuvar incelemeleri uygulamak gerekir.

Tedavi

Etkin ve hızlı bir tedavi, hastalığın bulaşabilme özelliğini yokedebilir. Öte yandan, hastalığın frengiyle olan bağıntısı (aynı cinsel ilişki sırasında frengi de bulaşmış olabilir) gözönüne alınarak, seçilecek ilaçların bu ikinci hastalık üstünde de etkili olmasına çalışılmalıdır.

İlaç tedavisinin yanısıra temizlik kurallarına uymak ve hastalığın kesinlikle iyileştiği test sonuçlarıyla kanıtlanıncaya kadar, cinsel ilişkiden kaçınmak da gerekir.

Tedavide çoğunlukla hastada bulunabilecek bir frengiyi de tedavi edebilecek dozda penisilin iğneleri (kas içi yolla) kullanılır. Ayrıca hasta, ağızdan verilecek antibiyotiklerle desteklenir.

Tedavi sırasında, bulunabilecek bir frengiyi ortaya çıkarmak amacıyla Bordet Wesserman testi uygulanmalı, yöntem üç hafta sonra tekrarlanmalıdır. Bunun yanısıra, 6 gün süreyle her iki günde bir denetleme testleri yapılmalıdır. Bu test üç hafta sonra bir kez daha tekrarlanır.

Yaş Dönümünden Sonra Görülen Dölyolu İltihapları

Bunlar yaşdönümü sonrasındaki hormon bozukluklarıyla ilişkili olduklarından, klinik görünümleri ve tedavi biçimleri bakımından ayrı bir özellik taşırlar. Yaşdönümünden sonra, östrojen salgısı büyük ölçüde azalır; buna bağlı olarak dölyolu ve dış üreme organı körelerek mukozaları soluk, kuru ve kolayca kanayabilen bir durum alır. Yaş dönümü sonrasında iki tür dölyolu iltihabına raslanabilir: Körelmeye bağlı dölyolu iltihabı; enfeksiyona bağlı dölyolu iltihaplan.

Körelmeye bağlı dış üreme organı dölyolu iltihabı

Çok sık görülen bir hastalıktır. Yaşdönümünden sonra kadınların yüzde 45 kadarında görülür.

Teşhis

Klinik belirtiler

Hastalığın başlıca belirtileri, dış üreme organında kaşıntı, ağrılı cinsel ilişki ve hafif bir kanamadır.

Muayenede dış üreme organının köreldiği görülür. Küçük dudaklar incelmiş ve renkleri solmuştur. Bazı hastalarda bütünüyle ortadan kalktıkları gözlenir. Büyük dudaklar küçülmüş ve sarkmıştır.

Küçük çaplı bir spekulum konduktan sonra yapılan muayenede, dölyolu mukozasının düzleşmiş ve soluklaşmış olduğu saptanır. Dölyolundan parmakla muayenede, organın esnekliğini yitirip sertleştiği ortaya çıkar. En küçük bir temas, mukozanın kanamasına yolaçar.

Tamamlayıcı muayeneler

Tedaviden önce dölyolu salgısından örnek alınıp hücre incelemesi uygulanmasıyla, yalnızca bazal ve parabazal hücreler ortaya çıkarılabilir. Bu nedenle hücre incelemesinin çoğunlukla östrojen uygulamasından sonra yapılması yeğ tutulmaktadır.

Körelmeye bağlı dölyolu iltihabının evrimi iyidir; tedavi ile iyileşir.

Tedavi

Mantarların yolaçtığı dölyatağı iltihabı sırasında, tedavi, hastaya östrojen verilmesine dayanır.

dölyolundan alınan salgı örneğinin mikroskop alyum lifleri belirgin olarak seçilmektedir. Hormon yerel olarak merhem ve fitillerle verilebiletında görünümü. Dölyolu hücreleri arasında miselceği gibi, genel yoldan, yani ağızdan da verilebilir.
Leia Mais

Bartholin Bezleri İltihapları

Fazla tehlikeli olmayan, ama sık raslanan ve çok rahatsız edici bir hastalıktır. Yeterli tedavi görmezse tekrarlayabilir. Hastalık çoğunlukla cinsel ilişki dönemindeki genç kadınlarda görülür.

Nedenler

Hastalığın etkeni Bartholin bezlerinin enfeksiyona uğramasıdır. Bunlar, büyük dudakların önüne ve arkalarına yerleşmiş küçük salgı bezleridir.

Salgı kanalları, kızlık zarı ile küçük dudakları ayıran bölgeye açılır. Bezler enfeksiyona uğrarsa, bir apse oluşur. Enfeksiyon etkeni çoğunlukla irin yapıcı bir bakteri (stafilokok, kolibasili, proteus), çok ender olarak da (ama gene de araştırılmaları gerekir) gonokoklardır.

Teşhis

Teşhis klinik muayeneyle konabilir. Hastalık iki görünümde olabilir: İvegen; süreğen.

İvegen biçim

Hasta apansızın şiddetlenen ve dayanılmaz bir durum alan ağrılardan yakınır.

Apışarasındaki ağrı kasık ve kalçaya da yayılarak yürümeyi engeller. Ateş 39-40°C’a kadar çıkar.

Muayenede büyük dudağın iç bölümünde, biçimini bozmuş olan bir yumru bulgulanır. Yumru çok sancılıdır; gergin kırmızı renkli ve sıcaktır.

Süreğen biçim

Bartholin bezinde bir kist oluşmuştur.

Muayenede bezin hacminin arttığı, sertleşip gerginleştiği saptanır. Hafifçe ağrılı olmakla birlikte, daha çok hacmiyle rahatsız eder. Ayrıca ikincil bir enfeksiyon her zaman için gelişebilir.

Evrim

Tedavi edilmezse hastalığın evrimi değişkendir. Her şey kendiliğinden düzelebilir; ama tekrarlamalara çok sık Taslandığından, buna aldanmamak gerekir.

İltihabın uzun sürdüğü durumlarda, Bartholin bezi içinde çoğunlukla irin toplanır ve giderek süregenleşen büyük apseler dölyoluna, deriye ya da daha uzağa apışarasına açılabilir.

Hastalığın bu evriminde belirtiler hafifler; ama günün birinde mutlaka tekrarlar ve tedavisi daha güç olur.

Tedavi

Tedavinin temeli cerrahi girişimdir; çelişkili gibi görünen 3 amacı vardır:

— tekrarlamadan kaçınmak gerekir, yani en iyisi bütün bez çıkarılmalıdır;

— bu iyicil hastalık için, tehlikeleri olmayan bir tedavi uygulanmalıdır;

— hastayı rahatsız etmemesi açısından yara iyileşmesi hızlı olmalıdır.

Bıçakla yararak açmaya, başka türlü hareket etme olanağı kalmayan bazı acil durumlarda başvurulmalıdır.

Gerçekten bu yöntemler hastayı rahatlatır, ama tekrarlamaları kolaylaştırır. Genellikle 2 yöntem öğütlenmektedir:

— tekrarlama olasılığını ortadan kaldıran bezin çıkarılması işlemi (ama bu girişim oldukça güçtür) ;

— bezin geniş olarak deriye açılıp, ağızlarının da açık tutulmak amacıyla deriye dikilmesine dayanan işlem (marsüpiyalizasyon); bu yöntemin uygulanması çok kolaydır; bununla birlikte yara iyileşmesinin daha uzun sürmesi ve bazen tekrarlamalar görülmesi gibi sakıncaları vardır.
Leia Mais

Dış Üreme Organının Kanserli Bozunları

Bowen hastalığı ve Paget hastalığı diye adlandırılan yüzeysel kanserler, yaygın dış üreme organı kanserlerinden ayırdedilmelidir.

Yüzeysel Kanserler

Bunlar dokusal açıdan gerçek kanserlerdir; ama, tedavi edilebilirler çünkü, epitel tabakasıyla sınırlanmışlardır. Bir kez çıkarıldıktan sonra, asla tekrarlamazlar.

Bovven hastalığı

Teşhis

Kaşıntı sürekli, ama hafiftir. Klinik muayenede, bozunun mukozada ya da deride yerleşmiş olmasına göre, değişik görünümler saptanır. Ama, bütün hastalarda, plaklar halinde, oldukça sınırlı ve ardarda muayenelerde görünümü değişmeyen, biçimini koruyarak çok yavaş yayılan bir bozun sözkonusudur.

Mukoza yerleşiminde, sınırı belirgin, koyu kırmızı, parlak ve kuru bir plak görülür. Lökoplazi (yani, kabarık beyaz bir görünüm) görünümünde olabilir.

Deri yerleşiminde, hafifçe kabarık, pullu, yer yer kabuklu, öteki bölümleri siğilli ya da meme başı gibi çıkıntılar yapan, çok çevrimli bir plak sözkonusudur. Bu klinik görünümlerden biriyle karşılaşıldığında, en küçük kuşkuda bile teşhis biyopsiyle doğru lanmalıdır.

Evrim

Tedavi edilmezse, evrim değişkendir. Dolayısıyle organın mutlaka çıkarılması gerekir.

Tedavi

Tedavi, bozunun yaygınlığına göre değişir:

— az yaygınsa, cerrahi girişimle ya da elektrikle yakmayla çıkarılabilir;

— dölyolunun daha büyük bir bölümüne yayılmışsa, kısmî olarak dölyolu çıkarılır;

— çok yaygın bozunlarda, dölyolu bütünüyle çıkarılmalıdır.

Organın cerrahi girişimle çıkarılmasında, tetrasiklinli flüoresans testi yön verir. Böylece, bozunların bütünüyle çıkarılıp çıkarılmadığı denetlenebilir.

Paget hastalığı

Bu epitel içi, ama, bez dokusu kökenli bir epitel urudur. 70-80 yaş arasındaki yaşlı (Bowen hastalığındakinden daha yaşlı) kadınlarda görülen bir hastalıktır.

Teşhis

Teşhis güçtür. Başlıca belirti, dış üreme organı kaşıntısıdır. Bozunlar özellikle, deride yerleşmiştir : Pembe, egzamamsı ya da daha kırmızı plaklar. Oldukça kesin sınırları ve zaman geçtikçe değişmeyişleri dikkati çekmeli ve teşhisi doğrulayacak bir biyopsi yapılmalıdır.

Evrim

Tedavi edilmezse, Paget hastalığı, deri içi düğümleriyle, daha sonra da urun derinlere ya da lenf düğümlerine yayılmalar (metastaz) yapmasıyla sonuçlanır.

Tedavi

Tedavi, Bovven hastalığındakinin aynıdır ve bozunların yaygınlığına bağlıdır. Yalın elektrikle yakmadan, dölyolunun bütünüyle çıkarılmasına kadar çeşitli yöntemler uygulanabilir.

Dış Üreme Organı Kanseri

Dış üreme organı kanserine, özellikle yaşlı kadınlarda (60 yaşından yukarı) raslanır.

Nedenler

Bu kanser, bütün üreme organları kanserlerinin yüzde 1-4′ünü oluşturur. Erken yaşdönümü ya da kısırlaştırma ameliyatı geçirme sonucu, çok uzun süredir hormon eksikliği olan 60 yaşın üstündeki kadınlarda görülür.

Teşhis

Belirtiler çok çeşitlidir. Kaşıntı, başlıca belirtidir. Dış üreme organı kanserlerinin yarısı, hattâ 2/3’si kaşıntıyla kendini gösterir.

Daha sonra, bir ur ya da kanamalı (ya da iltihaplı) bir yara ortaya çıkar. Klinik muayenede, tomurcuklu, yaralaşmalı, alt dokulara işleyen ya da yaygın bozunlar bulunur. Sert tabanlı, kabarık lökoplazi görünümlü bozunlara, kırmızı ya da tomurcuklu, düğümlü çıkıntıları olan bozun odaklarına dikkat etmek gerekir.

Hastalığın, en sık büyük dudakta yerleştiği kabul edilmektedir.

Başlangıç dönemi bozunlannı niteleyen başlıca özellikler bunlardır; daha önceden varolan biçim bozukluklarına sık raslanması, elden geldiğince, erken teşhis için bazı kurallar koymayı güçleştirmektedir.

Yalnız, dölyolu kaşıntısından yakınan her kadında, sürekli olarak, hücre ve doku incelemesi denetimleri yapılması gerektiği söylenebilir.

Bozun tekse, teşhis, alman örnekte doku incelemesi yoluyla konur; parça alınması kolaydır. Çok sayıda bozun varsa, bozunların kazmmasıyla elde edilen hücreler incelenir.

Evrim

Dölyolu kanseri, yerel olarak derinlemesine ve yüzeyde yayılarak gelişir. Bızır düzeyinde başlamışsa, sidik yolu deliğine; arkadan başlamışsa makat çevresine ulaşır.

Lenf yoluyla, erkenden kasıktaki yüzeysel ve derin lenf düğümlerine yayılır.

Tedavi edilmezse, ölümle sonuçlanır.

Tedavi

Tedavinin 3 amacı vardır :

— bozunun kökünden kazınması,

— çoğunlukla bozuna eşlik eden, kötücül olabilecek bütün bozunların kökünden kazınması;

— lenf düğümlerine yayılma tehlikesinden koruma.

Bu 3 amaca cerrahi girişimle, ışınlamalarla ya da her iki yöntem birlikte uygulanarak erişilebilir.

Cerrahi girişim, en iyi tedavi yöntemidir; ama, hastaların yaşlı oluşu ve ameliyatın öneminden ötürü, genellikle uygulanamaz ya da kısmi olarak uygulanabilir.

Dış üreme organı kanseri. Özellikle, yaşlı kadınlarda ortaya çıkar; ortaya çıkmasından uzun süre önce, görünürde bozun olmaksızın, bir dış üreme organı kaşıntısı vardır.

Cerrahi tedavi

Cerrahi tedavi, lenf düğümlerinin temizlenmesiyle birlikte, dış üreme organının bütünüyle çıkarılmasına dayanır. Bozunun çıkarılmasına, Bowen hastalığında olduğu gibi, tetrasiklinli flüoresans testi yön verir.

Işın tedavisi

Işın tedavisi, 2 biçimde uygulanır :

— radyum iğnesi (ancak küçük bozunlara uygulanır);

— bozunun ve lenf düğümlerinin dışardan ışınlanmasına dayanan kobalt 60 tedavisi (oldukça iyi sonuçlar verir).

Sonuç

Dış üreme organı kanserini, oluşumundan önce önlemek gerekir; bunun için, genellikle kaşıntılı olan kanser öncesi durumlarda, dış üreme organı bütünüyle çıkarılmalıdır.

Dış üreme organının ameliyatla çıkarılmasından sonra elde edilen ve incelemeye gönderilecek parça : Dış üreme organı kanserinin tedavisi, hemen yalnızca cerrahidir. Dış üreme organının bütünüyle çıkarılmasına dayanır.
Leia Mais
http://genelsaglikbilgilerimiz.blogspot.com/